Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Yazı, 9 Mayıs 2023 - Salı günü güncellenmiştir!



بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

EHVEN-İ ŞERREYN NEDİR? 

İslâm, insanların karşılaştıkları her mesele için hüküm ve çözüm beyân etmiş ve iman edenlere de bu hüküm ve çözümlere uymalarını emretmiş olmasına rağmen; hevâ ve heveslerine uyanlar, İslâm’ı ve onun hükümlerini kavrayamamışlar ve İslâm’a uygun şekilde istikâmet sahibi olamamışlardır. Bu kimselerin istismâr ettikleri kavramlardan biri de “Ehven-i Şerreyn” kâidesidir.

Ehven-i şerreyn terkîbi, fıkıh terimi olmasına rağmen, günümüzde bazı insanlar tarafından genelde bu kâide küfr-ü sarîh olan fiillerin işlenmesinin câiz olduğunu ispat etmek amacıyla özellikle akîdevî konularda kullanılmaktadır. Oysa her Müslüman bilir ki, küfrün ve şirkin ehveni, az zararlısı olmaz! 

Bu kâideyi yanlış anlayan ve yanlış uygulayan kimselerin öğrenmeleri için, anlaşılır ifadelerle bu meseleye açıklık getirmek istiyoruz. Ehven kelimesi “daha hafif”, ehvenü’ş şerreyn terkîbi ise; “meşrû olmayan iki işten, zarar bakımından daha hafif olan kötülük” demektir.

Ehven-i şerreyn; iki zarar verici durumla karşı karşıya kalındığında daha az zararlı olan şeyi tercih etmek, büyük zararı önlemek yahut ortadan kaldırmak için gerekli tedbirleri almak demektir. Yani başka bir seçenek yoksa zarûret sebebiyle iki kötülükten daha hafif olanını seçmektir.

Günümüzde yaygın olan yanlış anlayışa göre ehven-i şerreyn kavramı “kötünün iyisi” demektir. Oysa şerr olan bir şeyin iyisi olmaz. Ehven-i şerreyn’in tanımında önemli bir vurgu noktası vardır ki, o da şudur: Fıkhî/amelî anlamda, bir kimsenin karşılaştığı iki zararlı husustan başka bir şeyi seçme imkânı kalmamışsa, zarûret sebebiyle iki kötülükten daha hafif olanı seçilir. Diğer taraftan, hayırlı veya şerr olmayan bir alternatif bulunuyorsa, kötülüğün hafifi tercih edilemez. Çünkü Müslüman, günahın ve kötülüğün her türünden sakınmakla mükelleftir.

Yakın geçmişe kadar Türkiye’de özellikle seçim dönemlerinde oy kullanma veya bir partiye oy verme meselelerinde yoğun tartışmalar olurdu. Bu hararetli tartışmalarda da oy kullanılması gerektiğini düşünenlerin sığındıkları ve sık sık dile getirdikleri şeylerden birisi “ehven-i şerreyn” kavramı olurdu. Eskisi kadar yoğun olmasa da bu kavram hâlen delil gibi sunulmaktadır. Öncelikle bu kavram hakkında kısa tarihî bilgi verelim.

Ehven-i şerreyn kavramı ilk olarak, Osmanlı Devletinin son dönemlerinde 1868-1876 yılları arasında Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında, ondan fazla âlimin oluşturduğu ilmî bir heyet tarafından hazırlanan Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye’de kullanılmıştır. İslâm hukûkuna bağlı kalınarak hazırlanmaya çalışılan Mecelle, bugünkü “Medenî Kanun” kapsamına giren 1851 maddeden oluşmaktadır. Bu kanun, 1877 yılında Sultan İkinci Abdülhamîd tarafından tatbik edilmeye başlanmış ve Cumhuriyetin ilanından sonra 1926’da yürürlükten kaldırılmıştır.

Ehven-i şerreyn kavramı, Mecelle’nin 29. maddesinde geçmekte ve önceki iki madde ile de anlam bütünlüğü oluşturmaktadır. Biz, bu konuyla alâkalı olarak Mecelle’deki birkaç küllî kâideyi zikretmek istiyoruz.

الضَّرَرُ يُزَالُ  

Zarar izâle olunur (ortadan kaldırılır).” [Mecelletü’l Ahkâmi’l Adliyye, Md: 20]

الضَّرُورَاتُ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ  

“Zarûretler (ıztırâr halleri) memnû’ (yasak, haram) olan şeyleri mubâh kılar.” [Mecelle, Md: 21

İslâm hukûkunda yasak olan şeylerin zarûret/ıztırâr nedeniyle yapılmasına “ruhsat” adı verilmektedir ki, Şer’î bir özür sebebiyle sonradan meşrû kılınan şey demektir. Fakat ruhsatta kişiden sadece o esnada hukûkî sorumluluk kalkar, normal şartlar altında o yasak olanın yasaklığı ve haram olanın da haramlığı devam eder.

Ehven-i şerreyn kâidesini, İslâm’da meşrû olan ruhsatlarla ilişkilendirmemek gerekir. Çünkü Allah tarafından verilen bir ruhsata göre hareket etmek şerr değildir!]

يُتَحَمَّلُ الضَّرَرُ الْخَاصُّ لِدَفْعِ ضَرَرٍ عَامٍّ  

“Zarar-ı âmmı (genel zararı) def’ (savmak) için zarar-ı hâssa (kısmî zarara) tahammül edilir (katlanılır).” [Mecelle, Md: 26] 

الضَّرَرُ الْأَشَدُّ يُزَالُ بِالضَّرَرِ الْأَخَفِّ   

“Zarar-ı eşedd (daha şiddetli, büyük zarar) zarar-ı ehaff (daha hafif, küçük zarar) ile izâle olunur.” [Mecelle, Md: 27

Bu madde, “zarar izâle olunur” maddesini takyîd ve tahsîs eder. Yani her ne kadar zarar izâle olunursa da, kendi misli veya kendisinden büyük bir zarar ile değil, daha hafif bir zarar ile ortadan kaldırılır.]

إذَا تَعَارَضَ مَفْسَدَتَانِ رُوعِيَ أَعْظَمُهُمَا ضَرَرًا بِارْتِكَابِ أَخَفِّهِمَا  

“İki mefsedet (fesâd, kötülük, zarar) teâruz ettiği (çakıştığı) zaman, ehaffı (daha hafif olanı) irtikâb olunur (yapılır), daha büyüğünün çaresine bakılır.” [Mecelle, Md: 28

Şiddetli ve tesir sahası daha geniş olan bir zarar, en hafifi ile yani nisbî bir zararla önlenir.]

يُخْتَارُ أَهْوَنُ الشَّرَّيْنِ

“Ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur (tercih edilir).” [Mecelle, Md: 29]

الضَّرَرُ يُدْفَعُ بِقَدَرِ الْإِمْكَانِ

“Zarar bi-kaderi’l-imkân (imkân ölçüsünce) giderilir.” [Mecelle, Md: 31

Zararla ilgili olarak Şer’î hükümlerde iki aşamalı amaç gözetilir. Öncelikli amaç, zararın meydana gelmesini önlemektir. Bu çerçevedeki düzenlemeler tıpkı koruyucu hekimlikte olduğu gibi tasarlanır, tedbîr ve ihtiyât ilkesiyle hareket edilir. Bütün imkânlar seferber edildiği halde zararın bütünüyle ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığı durumlarda ise zararın büyümesine fırsat verilmez, alabildiğince alt seviyede tutulmaya çalışılır.]

Dikkat edilirse, bu maddeler doğru anlaşılması durumunda çok önemli fıkhî kâideleri ortaya koymaktadır. Bir zarar ya da şerr ile birlikte faydalı bir seçenek ve hayırlı bir alternatif varsa, şerrin hafif olanı tercih edilemez. Büyük olsun, küçük olsun şerr olan her şeyden sakınmak dinimizin emridir. Müslüman; günahın büyüğünden, küçüğünden, açığından ve gizlisinden sakınmak zorundadır. Ehven-i şerreyn ile amel etme konusunda; amel edilecek şeyin i’tikâdî meseleyle alâkasının olmaması, daha hafif olan zarar veya şerr ile amel etmekten başka bir alternatifin bulunmaması, yani iki şerr karşısında çaresiz kalma (zarûret) hâli, hafif olan zararı ihtiyâr ederken büyük olan zararın ortadan kaldırılması gerektiği gibi şartları göz önünde bulundurmak gerekir. 

Rabbimiz: “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez” [Bakara: 286], “(Allah) din (işlerin)de size hiçbir güçlük yüklemedi” [Hacc: 78]“O halde gücünüzün yettiğince Allah’tan korkun” [Teğâbun: 16 ] buyurarak, kullarına güçlerinin üzerinde bir sorumluluk yüklemediğini beyân etmiştir. Peygamberimiz de: “Sizi bıraktığım sürece [“Yani size herhangi bir şeyi emredip, yasaklamaksızın kendi hâlinize bıraktığım sürece.” (Fethu’l Bârî, 13/371)] beni kendi hâlime bırakınız. Çünkü sizden öncekiler ancak çok soru sormaları ve peygamberlerine muhâlefet etmeleri nedeniyle helâk oldular. Bu nedenle sizi bir şeyden nehyettiğim zaman, ondan kaçınınız. Bir şeyi emrettiğim zaman ise gücünüzün yettiği kadar onu yapınız” buyurmuştur. [Buhârî, İ'tisâm, 2, No: 7288; Müslim, Fedâil, 130, 131, No: 1337; Hacc, 412, No: 1337; İbn-i Mâce, Mukaddime, 1, No: 2; Nesâî, Menâsiku'l Hacc, 1, No: 2619]

Rabbimiz bütün bunların yanında şirk koşmaktan, küfre girmekten ve dinden irtidâd etmekten kullarını sakındırmıştır. Dolayısıyla Tevhîd akîdesine zıt bir ameli seçmek, iki şerrin en ehveni, en ılımlısı kabul edilemez. 

Şirk veya küfür bir amel, ehven-i şerreyn adı altında asla yapılamaz. Çünkü şirk ya da küfür, hiçbir amele tercih edilemez. Yani öyle bir amel düşünün ki, onu yapmaktansa, şirki yeğlemek münasip olsun! Böyle bir durum olamaz. Dolayısıyla “iki şerr’den en ehven olanı tercih edilir” kâidesi, i’tikâdî konularda değil, insanların günlük yaşantılarında karşılaştıkları fıkhî meselelerde geçerlidir. Bu kâideyi öne sürerek “iki küfürden şu daha ehvendir ya da hayırlıdır” demek imkânsızdır. Küfür ve şirk başlı başına bir necâsettir ve asla hayırlısı olamaz.

"Ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur" kâidesi avâm tarafından genelde hep yanlış anlaşılmıştır ve bu yanlış anlayış, keyfî davranışlar ortaya çıkarmıştır. Hiç şüphesiz ehven-i şerreyn'in tercih edilmesinin şartları bulunmaktadır. Bu ihtiyâr (seçim), insanların kendi keyiflerine ve anlayışlarına bırakılmamıştır. Beşerî ideolojilerden birisini tercîh ederek, onun diğerine göre daha ehven olduğunu söylemek küfürdür. Çünkü küfrün ehveni ya da evlâsı olmaz. Bir küfür ideolojisini diğerine karşı tercîh edip, bunun “ehven-i şerreyn” olduğunu söyleyenlerin İslâm fıkhı ile ilgileri bulunmamaktadır. Kelime-i Tevhîd’in mâhiyetini anlayamamış ve tâğûtları inkâr etmenin farz olduğunu öğrenememiş bir kimsenin “Fıkıh” okumasının da kendisine bir yararı olmaz. Çünkü Fıkıh; مَعْرِفَةُ النَّفْسِ مَا لَهَا وَمَا عَلَيْهَا “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi” anlamına gelir.

[Mir’âtü’l Usûl fî Şerhi Mirkâti’l Vusûl, 1/18; el-Bahru’r Râik Şerhu Kenzi’d Dekâik, İbn-i Nüceym el-Hanefî, Hâşiye: İbn-i Âbidîn (Minhatü’l Hâlık ale’l Bahri’r Râik), 1/6; el-Fıkhu’l İslâmî ve Edilletuhu, 1/14

İmam Ebû Hanîfe, Fıkhı; “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir” şekilde tarif etmiştir. Böylece o, i’tikâdî hükümleri de Fıkıh ilmine dâhil etmiştir. Hatta Tevhîd ilminde te’lîf edilmiş ve bazı kaynaklarda ona nispet edilmekte olan “En Büyük Fıkıh” anlamındaki “el-Fıkhu’l Ekber” adlı eser bu hususta güzel bir örnektir. Bunun anlamı şudur: İlk devirlerde Fıkıh kavramı; iman, amel ve ahlâkı bir bütün olarak ifade etmekteydi. Bunların içinde Tevhîd ilmi ise Fıkh-ı Ekber’dir. Dolayısıyla ilk devirler açısından, i’tikâdî, amelî ve ahlâkî hükümleri de kapsamına alan bu tarif, İslâmî ilimlerin birbirinden ayrılıp her bir ilmin müstakil bir ilim dalı olmasından önceki hâline göredir. Onun döneminde durum böyle idi. Fakat cumhûra göre, i’tikâdî hükümler müstakil ilim dalı olan Fıkıh ilmine dâhil değildir. Bu nedenle Hanefî fakîhler bu tarifin sonuna “amel olarak/amel bakımından” anlamında (عَمَلاً) kelimesini ilâve etmişlerdir. Müteahhırûn fukahâ, öğrenenler için bir kolaylık olması için Fıkhı, amelî hükümler ile sınırlandırmışlardır.]

Kişinin aleyhinde olan şeylerin başında, “şirke ve küfre düşmek” gelmektedir. Kelime-i Tevhîd’in anlamını bilmeyen kimsenin âkıbeti ne yazık ki bu olmaktadır. İmanın hakikatini bilmeyen bir kimse, sakınması gereken bir küfür ameliyyesini, bir başka küfre nispetle, kendisiyle amel edilebilecek “daha az zararlı, daha az kötü” bir şerr olarak tercih edebilmektedir! Bu nedenle herkesin, her şeyden önce Tevhîd ve iman konularını öğrenmesi farzdır. Çünkü i’tikâdî hükümler amelî hükümlerden önce gelir.

Daha hafif şerr ile amel etme konusunda, iki zararlı yol veya seçenek ile karşı karşıya kalan kimsenin her şeyden önce, tercih edeceği meşrû bir alternatifin bulunmaması gerekir. Bir kimsenin, Şerîatın normal şartlarda yasak kıldığı yahut da insanlara zarar veren iki durumla karşı karşıya kaldığını farz edelim. O kimsenin tercih edeceği hayırlı veya zararsız seçenek yok ise, daha az zararlı olan şeyi yapabilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey; insanı şirke ve küfre sokan bir durumu -ikrâh hâlinde olmadan ve meşrû alternatif yol ya da yollar var iken- sırf dünyevî sonuçları açısından daha hayırlı veya daha az zararlı düşüncesiyle tercih etmek asla câiz olmaz. Bahsettiğimiz Mecelle kâidesinde geçen "ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur" sözünün anlamı; meşrû yollar olduğu halde, sonuçlarının daha hayırlı veya daha az zararlı olacağını varsayarak şirk amelini, mubâh ve meşrû olan amellere tercih etmek demek değildir! Şirk veya küfür yollarına girmek asla "ehven: daha zararsız, daha elverişli" kabul edilemez. Allah'a şirk koşmaktan daha zararlı bir şey olamaz ve şirk hiçbir şeye tercih edilemez. Ancak ikrâh altında, Müslümanlara, Nahl Sûresinin 106. Âyetinde tanınan ruhsat bunun dışındadır. O durumun da, şartları bulunmaktadır. Meşrû seçenekleri terk ederek şirke tevessül edenlerin yaptıkları günahı "maslahat: fayda, kâr, kazanç" olarak nitelemeleri de, ilim fukarâlığından başka bir şey değildir. Maalesef ki, işledikleri bir amele "şirk, küfür" diyen nice insanlar, o işledikleri şirk amellerinin sonucundan bir fayda ummaktadırlar ve yaptıkları işe de "ehven-i şerreyn'i tercih etmek" ya da "maslahat" veya "ılımlı tercih" demektedirler! Bu düşünce yapısı, hem Şerîata hem de mantık ilkelerine terstir! Hem bir amele "şirk, küfür" diyeceksin, hem de o ameli işlemeyi bazı te'vîller ile tecvîz edeceksin! Bu durum, ne büyük bir tutarsızlıktır! Şüphesiz ki Allah, bizlere şirkten sakınmamızı emretmektedir. Şirk amelini işleyerek, o şirkin sonucunda hayırlar bulunduğunu varsaymak, Tevhîd akîdesiyle taban tabana zıt bir davranış ve bozuk bir inanç şeklidir. Kaldı ki gaybı ve geleceği ancak Allah bilir. Allah, kullarına sadece kendi emrine uyulmasını emretmiştir; akılla ortaya konulan fâsid te'vîllere değil! Ayrıca fayda ve zarar hesabı dünya şartlarına göre veya dünyevî sonuçlara göre yapılmaz ki, iki şeyden "şu daha az zararlı", "bu daha çok zararlı" denilebilsin! Muhakkak kulları için zararlıyı, en zararlıyı, faydalıyı veya en faydalıyı ancak Yüce Allah bilir. Zararların en büyüğü ise; neûzü billâh, Allah’a şirk koşmak ve müşrik olarak Allah’ın huzuruna varmaktır. Bundan daha büyük bir hüsrân olamaz! 

İslâm'da hayırlı ve faydalının tespitinde dünyevî beklentiler belirleyici değildir. Öyle olsaydı, herkesin, bir işin başı veya sonu itibariyle farklı görüşleri ve yaklaşımları olacağından dolayı çok sayıda davranış biçimleri ortaya çıkardı. Aynen günümüz câhiliyyesinde olduğu gibi! Böyle olunca da, bazı avâm insanlar, "bakın bu konuda kaç tane farklı görüş var; demek ki bu mesele 'muhtelefun fîhâ' yani ihtilâflı bir konudur" diye düşüneceklerdir! Bu tür yaklaşımlar, daha az zararlı olanı seçmek değil, pragmatist (faydacı) bir davranıştır. Yani dünya şartlarında daha faydalıyı, daha çok zevk vereni, daha çok tatmin yolunu ve daha çok nesnel değerler bakımından refahı seçmektir. En azından bu hayaller ve kuruntular ile o yola girmektir.

Dolayısıyla ehven-i şerreyn'i tercih etmek; karşı karşıya kalınan bir şirk fiili ile meşrû olan bir yoldan, -sonucu itibariyle- şirk olanını faydalı kabul ederek şirke girmek anlamına gelmemektedir. Müslüman için en büyük zarar şirke düşmesidir. Hiçbir amel ve hiçbir dünya menfaati, şirke düştükten sonra daha az zararlı veya daha çok maslahatı gerektirici olamaz. Bir kimse şirk koştuktan sonra bütün amelleri boşa gider ve tekrar iman etmesi ve yeniden İslâm'a girmesi gerekir.

Mecelle'de bir kâide daha vardır. O da, دَرْءُ الْمَفَاسِدِ أَوْلَى مِنْ جَلْبِ الْمَنَافِعِ "def-i mefâsid celb-i menâfi’den daha uygundur” [Mecelle, Md: 30] şeklinde… Yani kötülükleri uzaklaştırmak menfaatleri elde etmekten evlâdır. Öncelikle Müslümanın kötülükleri ortadan kaldırması gerekir. Çünkü mevcut zarardan korunmak o esnada veya ileride elde edilecek kazançtan daha iyidir. Bu çok geniş sahası olan bir kâidedir. Meselâ; bir kimse namaz kılıyor, o esnada gözleri görmeyen başka bir kimse de bir çukura ya da kuyuya düşmek üzere, o anda yapılması gereken ilk iş, zararı bertaraf etmektir. Yani namazı bırakıp koşup o adamı kurtarmaktır. O esnada namaza devam etmek takvâ değil, cehâlettir! Onun için nehy-i ani'l münker, emr-i bi'l ma'rûf'a bu gibi durumlarda tercih edilir. Esas olan şey; önce kötülükleri ortadan kaldırmak ve zararlı olan şeylerden uzaklaşmaktır. Ehven-i şerreyn konusu bu kural ile de doğrudan ilişkilidir. Bizim, her zaman, zararlı ve hayırsız olan şeylerden uzak durmamız gerekmektedir. Ama öyle durumlar olabilir ki, önümüzde iki yol vardır, bir üçüncüsü yoktur. O iki yol da zararlıdır. İşte o esnada yapılacak şey daha az zararlı olanı tercih etmektir. 

Meselâ; bir mahallede yangın çıksa, yanan mekân bir türlü söndürülemese, yapının iyice alevlenip etraftaki meskenleri de kuşatması tehlikesine karşı o evi yıkmak daha az zararı yeğlemek demektir. O evi yıkmak zâhiren bir zarardır ama birçok evin yanması durumu daha büyük bir zarar olduğu için, yanan ev yıkılarak ateş kontrol altına alınır. Yahut da açık denizde fırtınaya yakalanan bir gemi batmasın diye fazla ağırlıklar denize atılır. Bu durum fırtına olmayan zamanlarda da geçerlidir. Eğer ağırlık sebebiyle, geminin su alma tehlikesi varsa ve bazı eşyalar denize atılmakla gemi kurtulacaksa, o eşyalar denize atılır. Böylece daha büyük bir zarar önlenmiş olur.

Mecelle’nin 28. maddesine göre, iki zarar çakıştığında daha hafifinin yapılacağını ifade etmiştik. Bazen de karşılaşılan iki durum zarar itibariyle eşit olabilir. Bu duruma örnek verelim. “İki zarar eşit olduğu takdirde ta’yîn olmaksızın biri işlenilir. Nitekim bir kimse bir gemiye binse, o gemide yangın çıksa, -iki zararın müsâvî olması nedeniyle- kişi gemide kalıp yanmak ile kendini denize atıp boğulmak arasında muhayyerdir. Yani iki halde de intihâr etmiş sayılmaz ve günahkâr olmaz.” [Dürerü’l Hukkâm Şerhu Mecelleti’l Ahkâm, 1/41]

Bir gemide söndürülmesi mümkün olmayacak çapta bir yangın çıktığında, gemide bulunan kimsenin denize atlaması ile gemide beklemesi zarar itibariyle eşittir. O kimse bu iki yoldan dilediğini tercih etmekte serbest olur. Yani dilerse gemide bekler ve yanar. Dilerse de denize atlar ve boğulur. Denize atlaması kendini helâk etmesi yani intihâr etmesi anlamına gelmez. Çünkü her iki durumda da öleceği için, kendisi için ta’yîn muhayyerliği bulunur. Kendisini denize atmayıp, bekleyip sabretmek sûretiyle Allah’ın kendisi hakkındaki takdîrine de teslim olabilir.

Aynı şekilde bir kimse, bir başkasını minareye çıkartıp “ya buradan atla ya da seni öldüreceğim” diye tehdit etse, bu durumda da az önce açıkladığımız durum geçerlidir.

Zararları eşit olduğu kadar korkunç da olan bu tür durumlarla hayat içerisinde insanlar zaman zaman karşılaşırlar. Meselâ; bir evde yangın çıkıp her tarafı alevler kuşattığı bir anda, dışarıya çıkma veya o kimsenin kurtarılma ihtimâli kalmayan bir durumda, o kimse evde yanmayı mı bekleyecek yoksa ne pahasına olursa olsun, pencere ya da balkondan atlayacak mı? Bilindiği gibi, bazen medyadan bu türden üzücü haberlere şâhit olmaktayız. Bu tür durumlarla hiçbir Müslümanın imtihan edilmesini temennî etmeyiz. Biz bu örnekleri sadece fesâdı eşit olan iki durumu örneklendirmek için zikrettik. Bu korkunç âkıbetten Rabbimiz hepimizi muhâfaza etsin.

Amelî anlamda, kişinin alternatifsiz olarak iki kötülük arasında kaldığında aklen ve vicdânen daha az kötü olanı tercih etmesi makbûldür. Ehven-i şerreyn’de alternatifsizlik ve çaresizlik söz konusudur. Meselâ; zindan ile sürgün arasında kalanın sürgünü seçmesi ya da sürgün edilen bir kimsenin daha az zararlı bir yeri tercih etmesi gibi durumlardır.

Diğer taraftan, su olmadığı için ölmek üzere olan bir kimsenin zarûret (ıztırâr) nedeniyle Şer’an haram olan bir şeyi ölmeyecek kadar içmesi gerekir, çünkü içmezse ölecektir. İnsanın bile bile kendisini helâk etmesi bir nevi intihârdır. Bu kimse o esnada ölmeyecek kadar şarap içebilir. Hatta ölmeyecek miktarda içmesi vâcip olur. Bu miktarı aşarsa haramdır! Fakat o anda hem şarap hem de bira bulunsa, biranın alkol oranı daha az olduğu için birayı tercih etmesi ehven-i şerreyn kâidesiyle amel etmesi demektir. Yani bu durumda dahi kişi, bira varken şarap içemez!

İşte genel olarak, ehven-i şerreyn'in tercih olunması meselesini bu tür örnekler muvâcehesinde anlamamız gerekir. Yoksa hayatta bir sürü meşrû yollar -veya en azından hayırlı, faydalı bir alternatif- varken, insanı küfre sokabilecek yolları meşrûlaştırmaya çabalamak câiz değildir. Konunun o boyutu, “ikrâh-ruhsat” konusunun içinde mütâlaa edilir ki, o konu da “ehven-i şerreyn” meselesinden farklıdır. Nahl Sûresinin 106. Âyetinde de geçtiği gibi ikrâh altında olan kimsenin, küfür söz söylemesine ruhsat (izin) verilmiştir. Bu durumda olanın, küfür sözü söyleme veya söylememe durumunu iki şerr arasında kalmak ve ehven olanı seçmek olarak kabul edemeyiz. Çünkü öncelikle Allah’ın Şerîatında izin verilmiş bir amele “şerr” denmez. Ayrıca o durumda ruhsat ile amel etmek vâcip değil, sadece câizdir. Ruhsat ile amel etmeyip azîmet'i tercih etmek ise daha efdaldir. Dolayısıyla daha fazîletli olan (şehâdet)in, ikrâh altında iken ruhsat ile amel ederek küfür kelimesini telaffuz etme amelinden daha zararlı olduğu söylenemez!

Buradan şu sonuç çıkmaktadır; Allah'ın Kitâbında izin verilen ruhsat ile Tevhîd'i iptal eden şirk amelini bir tutmamak gerekir. Allah, kullarına, yalnızca kendisine iman etmemizi, o iman üzere ibâdet etmemizi ve asla kendisine şirk koşmamamızı emretmiştir. Dünyevî menfaatler elde etmek için, şirk koşmak ve küfür amellerini işlemek asla câiz değildir.

Günümüzde ehven-i şerreyn kavramının en çok kullanıldığı konu, demokratik sistemlerin partilerine oy verme meselesidir. Daha doğrusu, bir partinin, diğerine nispetle daha ehven olduğu düşüncesiyle oy kullanmaktır. Oysa bu partiler kapitalist sistemin parçalarıdır ve o partiler iktidar olduklarında da mevcut küfür sistemini uygulamaktan başka bir şey yapmayacaklardır. Dolayısıyla bir Müslümanın gayr-i İslâmî olan partilerden herhangi birine destek vermesi asla câiz değildir. Bu apaçık bir şirk ameliyyesidir. Zaman içerisinde şâhit olunmuştur ki, ehven-i şerreyn kâidesini istismâr edenler, daha sonraki yıllarda gayr-i İslâmî partilerden, diğerlerine göre daha iyisinin (!) desteklenmesinin farz olduğunu dahi söyleyecek duruma gelebilmektedirler! Hevâları uğruna politize olup demokratik sisteme entegre olan birçok kimse, beğendikleri bir partiyi desteklemenin farz (!) olduğunu ispat (!) uğruna maalesef ki birçok Nassı tahrîf etmektedir.

Bu kâidenin diğer bir istismâr yönü de, beşerî ideolojilerden birini diğerinden daha iyi kabul edip desteklemektir. Demokrasi’yi veya Liberal Kapitalizm’i Komünizm’e yahut da Sosyalizm’e karşı savunmak gibi! Oysa bunların hepsi de insanların uydurdukları bozuk düzenlerdir! Hakkın ta kendisi ise İslâm sistemidir.

Şirkten, müşriklikten, müşriklerden, te'vîl adı altında İlâhî hükümleri tahrîf etmekten, bilerek veya bilmeyerek Allah'a iftirâ etmekten ve ehven-i şerreyn kâidesini istismâr ederek küfre girmekten Âlemlerin Rabbi olan Yüce Mevlâmıza sığınırız.

(Putperest Çağlarda Müslüman Olmak, Yusuf Semmak, Eğitim Yayınevi, 2. Baskı, 2020, S: 908-917; Kolay erişim sağlanması için dipnotlara konu içinde köşeli parantez “[ ]” arasında yer verilmiştir.)

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: FIKIH | tarih: 11/10/2013 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
21.04.2026Salı
Son Konular .: 147- İnşikak Suresi (Seri' Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM