Geçmişteki Dedelerimiz ve Bizim Şu Anki Halimiz:
Geçmişte, bizi biz yapan yardımlaşma, paylaşma, fedakârlık, ikram, infâk, sadaka, iyilik, birlik ve beraberlik gibi hassalarımızı neredeyse kaybetmek üzereyiz… Eski çağlarda dedelerimiz, "ağaçların dallarını kırmadıktan sonra, bahçemizden kim ne yerse helaldir; sadakamız olsun" derlerdi. Ahireti düşünen bir nesil böyle olur. Ama ahiret inancı zayıflayınca "parayı veren düdüğü çalar" nesli türedi. "Alman usulü" hareket eden, çıkarcı birliktelikler hortladı! Bizim çocukluğumuzda, bahçelerin kapısının önünde destinin içinde soğuk su, yanında da maşrapa bulunurdu. Yoldan geçen susamış yolcular su içerler ve bahçe sahibine dua ederlerdi. Dağlarda davarların, vahşi hayvanların ve kuşların su içmeleri için su yalakları yapılırdı. Issız dağlarda bu su yalaklarıyla devamlı akan çeşmelerle karşılaşan, sıcaktan ter içinde kalmış ve yorgunluktan bitap düşmüş bir çobanın, avcının ya da dağa gezintiye çıkmış bir kimsenin memnuniyetini ve oradan su içince canı gönülden yapacağı duayı hiç düşündünüz mü? Sizin için, böylesine içten ve samimiyetle kaç insan dua etti dersiniz? Yoksa bu fırsatları tepiyor muyuz acaba? Ayrıca hatırladığım şeylerden birisi de, dağların ıssız yerlerine yani medeniyetten oldukça uzak noktalarına meyve ağaçları dikilirdi ve oralardan geçen her kim varsa; o meyvelerden yer ve o ağacı dikene dua ederdi. İşte ecdâdımızın sadaka-i câriye konusundaki hassasiyetleri...GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KÜLTÜR EROZYONU: Geçmişteki Dedelerimiz ve Bizim Şu Anki Halimiz: Geçmişte, bizi biz yapan yardımlaşma, paylaşma, fedakârlık, ikram, infâk, sadaka, iyilik, birlik ve beraberlik gibi hassalarımızı neredeyse kaybetmek üzereyiz… Eski çağlarda dedelerimiz, "ağaçların dallarını kırmadıktan sonra, bahçemizden kim ne yerse helaldir; sadakamız olsun" derlerdi. Ahireti düşünen bir nesil böyle olur. Ama ahiret inancı zayıflayınca "parayı veren düdüğü çalar" nesli türedi. "Alman usulü" hareket eden, çıkarcı birliktelikler hortladı! Bizim çocukluğumuzda, bahçelerin kapısının önünde destinin içinde soğuk su, yanında da maşrapa bulunurdu. Yoldan geçen susamış yolcular su içerler ve bahçe sahibine dua ederlerdi. Dağlarda davarların, vahşi hayvanların ve kuşların su içmeleri için su yalakları yapılırdı. Issız dağlarda bu su yalaklarıyla devamlı akan çeşmelerle karşılaşan, sıcaktan ter içinde kalmış ve yorgunluktan bitap düşmüş bir çobanın, avcının ya da dağa gezintiye çıkmış bir kimsenin memnuniyetini ve oradan su içince canı gönülden yapacağı duayı hiç düşündünüz mü? Sizin için, böylesine içten ve samimiyetle kaç insan dua etti dersiniz? Yoksa bu fırsatları tepiyor muyuz acaba? Ayrıca hatırladığım şeylerden birisi de, dağların ıssız yerlerine yani medeniyetten oldukça uzak noktalarına meyve ağaçları dikilirdi ve oralardan geçen her kim varsa; o meyvelerden yer ve o ağacı dikene dua ederdi. İşte ecdâdımızın sadaka-i câriye konusundaki hassasiyetleri... Osmanlı döneminde ise her köşe başında çeşmeler, belirli mesafelerde selsebiller, kervansaraylar, hangâhlar bulunurdu. Fakirler ve yolcular buralardan bedava istifade ederlerdi. Çeşmelerden su içmek zengine de fakire de bedava idi. Şimdi bir lokantaya gitseniz, masada sürahi ya da desti asla yoktur. Allah'ın suyunu bile parayla satın almak zorundasınız. Paran yoksa, yemeği yiyeceksin ama boğazına dursa da su içemeyeceksin. Müşterilerini "misafir" sayan ve misafir gibi ağırlayan kimin ecdâdı idi acaba? Yoldan geçenlere su, ayran ikram eden nesilden, köşe başlarını işgal eden satıcılara geçiş yaptık. Parası olmayanın işini görmeyen bir zihniyeti hortlattık! Bunu yapanlar Osmanlının torunları mıdır dersiniz? Müslüman ecdâd, yaptığı her işin, bazı yönlerini sadaka için bir fırsat kabul ederdi. Onlar için, her şey para değildi. "Kiminin parası, kiminin duası" sözü, Çin atasözü değil, Müslüman atasözüdür... Onlar, hayata bu prensip ile bakarlardı! Şimdi ise, paran yoksa, abdesthaneye bile sokmuyorlar! Yakında Allahın havası için bile vergi alırlar ya da o havayı parayla satarlarsa şaşırmayalım! Sanırım insanlar, o zaman anlarlar, dünyadaki her nefesin kıymetini... Ayrıca, ecdâdın abdest bozmak için girdiği, ihtiyaç hanelerin isimleri bile değişti! "WC" (su dolabı) oldu! İhtiyaç görülecek yere oturarak, necâsete dikkat etmeden, rahatını düşünen Batı medeniyetinin alafranga (Frenklere, Avrupalılara ait) tarzda tuvaletleri her geçen gün yaygınlaşmaktadır, İslâmbol olan şehirlerde... Son iki yüzyıl öncesine kadar tuvalet kültürü olmayan Batı'dan tuvalet âdâbını öğreniyor yeni nesiller... Dedelerimiz, ihtiyaç gidermeye "abdest bozmak" derken, yeni nesil artık bu kelimeyi demode kabul etmektedir. Öyle ya, abdestli kişi abdest bozar. Abdestsiz kişiler, orada olmayan abdestini mi bozacak! Hey gidi günler! Neredesiniz, gelin görün halimizi! Bize ait tüm değerlerimizi toplum olarak yitirdik! Başka medeniyetleri taklit ederek muasır medeniyetler seviyesine çıkacağımızı sandık, sandırıldık! Oysa bilgisiz ve tecrübesiz nesiller düşünmüyorlar ki, taklitler ancak asıllarını yaşatır... Medeniyyet ve muasırlaşmayı, İslâm ve insana hizmet etmekte gören bir ecdâd, kışın aç kalan kurtları, ayıları dahi düşünerek, onların doyurulması için vakfiyeler kurmuşken, bugün fakir bir çocuk aç olduğu için dönercinin vitrininin önünde yutkunurken kimsenin yürekleri sızlamıyor! Onun o halinden dolayı yüzü kızarması gerekenler, iyice yüzsüzleşmişler. En lüks lokantalarda işkembelerini şişirip çıkarlarken, etraflarındaki muhtaçlara kör kesiliyorlar! Osmanlı döneminde hastaneye gidemeyecek hastaların doktor evlerine gider ve onların tüm ihtiyaçlarını karşılar, gerekli tedaviyi uygulardı. O hasta fakir ise, hiçbir para almazdı. Ecdâd ne güzel demiş... "İyi olacak hastanın, doktor ayağına gelir." Bu cümleleri, boş laf sanmayın sakın! Bir zamanlar doktorlar yatalak hastaların ayağına giderlerdi. Bu sözün ihtiva ettiği anlamı kavrayamayanlar, bu sözü anlayamazlar. Ve onlara göre; bu durumda, ayağına doktor gitmeyen tüm hastalar iyi olmayacak, sonucu çıkar. Dikkat edin, maalesef ki günümüzde doktorlar, hasta fakir halkın değil, zenginlerin ayağına gitmektedir! Oysa gerektiği her ortamda, herkesin ayağına gidebilmeliydi! Ameliyat parasını biriktiremeyen, parası olmadığı için böbrek nakli, ilik nakli yaptıramayan, kronik hastalıkları için sürekli tedavi olamayan, hastalığı sebebiyle ithal ilaçlarına para bulamayan kimselerin durumu Allah'a emanettir! Allah'ın kulları, fakirler konusunda kendilerinde sorumluluk hissetmez haldedirler. Söylenecek o kadar çok şeyler var ki, ama herkesin ve her toplumun bir medeniyet anlayışı bulunmaktadır. İslâm'ın medeniyeti ise bambaşkadır! Göz kamaştırıcıdır, ışıl ışıldır... İslâm'ın, kapitalist hedefleri olmaz, halkı "etinden, sütünden, yününden, sırtından, derisinden..." yararlanılacak bir "tüketici" olarak görmez. İslâm, israfa ve gereksiz tüketime karşıdır. İslâm, paylaşmayı ve paylaştırmayı emreder. Derdi para biriktirmek değildir; ihtiyaçları karşılamaktır. Yatırımlarda temel hedef; bol sıfırlı gelir elde etmek değildir! Bu, bencil, tamahkâr ve çıkarcı bir adımdır! Oysa her adımın insanlık için hayırlar getirmesi gerekir; burjuva sınıfı için değil! İslâm, bir yere yapı yapılacağında, İslâm'a ittibâyı ve insana hizmeti önceler... Her yapının önüne vezne koymayı, her köşe başına banka açmayı değil! Medeniyet, mescid ile başlar, medrese, mektep ile devam eder... Bunlara ilaveten, meskenler, hastaneler, aşevleri, kervansaraylar, sebilhaneler, dârülacezeler, sanat ve zanaat evleri, vakfiyeler, hamamlar, köprüler, yollar, hayratlar, sadaka-i cariyeler, ilim/fen ve yardım kuruluşları ile insanlığın hidâyet ve terakkisi istikametinde sayısız hizmetler -esnaf ve tüccar mantığıyla hareket etmeden- ihyâ edilir. Bir yerde mescid varsa, onun yanında gerekli olan başka yapılar da bulunur. Birbirine geçmiş şekilde inşâ edilmiş, eğitim, kültür ve sanat/zanaat amaçlı külliyeler ile insanların hayrı için çalışılır... İnsanlık tarihi boyunca medeniyetler, mescidler etrafında oluşturulmuştur. Allah'a secde etmeyen bir toplum "medeni toplum" olamaz! Günümüzde ise bir çok resmi ve gayri resmi yapılarda mescid bulunmamaktadır. Mescid olsa abdesthane yok, abdesthane olsa lavabo yok! Bazı iş hanlarında da, o iş hanının demirbaş esnafı olmayanlara, abdesthaneyi kullanmak ve orada abdest almak yasaktır! O iş hanındaki esnafın misafirine serbest ama, esnafın himayesi olmadan bir kimse wc dedikleri o yere girse, yöneticiden fırça yemektedir! Ne günlere ve ne insanların insafına kaldık Allah'ım! En doğal ihtiyacını karşılaması ve abdest alması sebebiyle bir Müslüman kınanıyorsa, demek ki ahir zamanın içinde bulunmaktayız. İslâm’ı bilmeyen bu insanlara kızmak yerine, bu insanların hidâyetleri için dua etmek düşer bizlere... İnsanlara kızarak, küserek, sesi yükselterek, tavır koyarak, ilişkiyi keserek, tartışarak, dışlayarak ya da kamplaşarak bir şey verilemez. Bu davranışlar medeni insanların davranışları değildir. Câhil ve tutucu kimselerde görülen bu davranışlardan sakınmak ve karşımızdaki insanı empati yaparak anlamaya çalışmak icap eder. O zaman göreceğiz ki, pek çok sorunların üstesinden geleceğiz. En azından az önceki saydığımız kötü sıfatlarla hareket edenlerin kaybettiklerini kaybetmeyeceğiz. Zira insan kelimesi, kökü itibariyle “ünsiyet” anlamındadır. Ve “yakınlık, dostluk, samimiyet, birliktelik, girişkenlik, sosyallik, alışkanlık” anlamlarına gelir. İnsanlar birbirlerine yaklaşmak ve tanışmak için farklı kabile ve milletlere ayrılmışlardır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi birbirinizle tanışasınız diye, uluslara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah’ın katında sizin en şerefliniz en takvâlı olanınızdır. Muhakkak Allah en iyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurât: 13) Bu ayette Rabbimiz “Ey insanlar” şeklinde tüm insanlığa seslenmekte ve genel bir ifade kullanmaktadır. Sonra da tüm insanlığın aynı anne ve babadan yaratıldıkları hatırlatıldıktan sonra insanların ulus, kavim, kabile gibi boylara ayrıldıkları gerçeğine işaret ediliyor. Sonra da bu ulus ve kabilelere ayrılmanın hikmetinin “tanışma” amacına ma'tûf olduğu bildiriliyor. Daha sonra da, insanlar arasındaki üstünlüğün sadece takvâ esasına dayalı olduğu, ulusçuluk, kavmiyetçilik, kabilecilik, şu’culuk ya da bu’culuk gibi cahilî taassupların ve davaların İslam’da yerinin olmadığı açıkça ortaya konulmaktadır. Sözlerimizin önü de, sonu da Allah’a hamdetmektir. Yusuf Semmak |
KATEGORİLER
21.04.2026Salı
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |