• KÂİNATIN HER ZERRESİNDE ALLAH'IN İLÂHLIĞINI İKRÂR VE TASDÎK EDEN VE HÂL VEYA KÂL DİLLERİYLE BUNA ŞEHÂDET EDEN KEVNÎ BİR KORO VARDIR...
CANLI-CANSIZ TÜM VARLIKLAR VE MÜ'MİN KULLAR SADECE ALLAH'A KULLUK EDEREK BU İMAN KOROSUNA KATILIRLAR.
İSTİSNÂSIZ OLARAK, EVRENİN HER PARÇASINDA İLÂHÎ İMZALAR VARDIR. HAYATTA, ALLAH'TAN GÂFİL OLUNMAYA SEBEP OLACAK BİR BOŞLUK YA DA ALLAH'A KULLUKTAN ÇIKILMASI KÂBİL BİR BOŞ ALAN/SAHA ASLA YOKTUR.
ALLAH LAFZA-İ CELÂL'İ ÜZERİNDE DÜŞÜNELİM.
Allah الله Lafza-i Celâlinden hemzeyi kaldırsanız للهlillâh (Allah için) olur, lâm'ı kaldırsanız له lehu (O'nun için) olur, ikinci lâm'ı da kaldırsanız ه (O) olur. Yani O, hep vardı, vardır... Ve bizi var edendir...
الله < لله < له < ه / هو
Yani Allah hayatın tek ve gerçek hâkimidir. O'nu yarattığı evrenden dışlamak, O'nun sözünü geçersiz kılmak, O'nu yok saymak ve O'nsuz bir hayat yaşayarak huzur bulmak mümkün değildir. O'nu hesaba katmadan kurulan tüm hayaller boş hayallerdir; O'nsuz istikbâl projeleri başarısızlığa ve hüsrâna mahkûmdur. NASİHATLER 5 · HERKESİ RÂZI ETMEYE ÇALIŞAN, KİMSEYİ RÂZI EDEMEZ! Allah'ın rızâsını kazanırsan, tüm dünyanın rızâsından mahrum olsan da, o sana yeter. Allah'ın rızâsının ne olduğu, nelerden râzı olacağı ma’lûmdur. İnsanlara gelince onların istekleri bitmez, ayrıca istedikleri şeyler de birbiriyle çelişkilidir. Bazen "istiyorum", bazen "istemiyorum" derler, bazen "yap", bazen de "yapma" derler. Aynı şeyi bazen takdir ederler, bazen de tekdir ederler. İnsanların rızâsını kazanmak aklen de mümkün değildir ki, makul olmayan şey peşinde koşmak câiz olsun! İnsanlar meseleye bu açıdan bile baksalar, evrenin sahibinin rızâsını gözetmekten başka tüm rızâların tatmini peşinde koşmanın abesle iştigal etmek olduğunu anlarlar! Aç, bîilaç, muhtaç, âciz ve câhil bir insanın rızâsı için çabalamak dünyanın en anlamsız amelidir. Âciz, fakir ve nankör bir insan, kendisi gibi olan bir insana ebedî saadet olarak ne verebilir ki? Hiçbir şey! Bir hiç için çalışıp, ömrü hebâ etmede ısrar etmek ancak hidâyetten nasipsizlikle açıklanabilir! İnsanların kendilerini yaratan Rabblerine karşı bile çok nankör olduklarını düşünürsek, birbirlerine karşı nankörlük ve vefâsızlık yapmaları kaçınılmazdır. Bir de insan, insandan ne bekler ki, zaten beklediği kimse de kendisi gibi muhtaçtır. Allah bizden rızık istemez, Allah'ın, bizim ibâdetlerimize ihtiyacı yoktur. Ama câhil ve nankör insanlar kendilerine itaat ile güç ve kuvvet elde ederler. İtaat edenlerin kazandırdığı güç ile de o kimseler sonra kalkıp kendilerini yüceltenlere karşı kibirlenirler. Bu ne kadar tuhaf bir ikilem değil midir? Allah'ın emrini çiğneme pahasına, bazı insanlara itaat ederken, o kimse ne kazanmaktadır ve neleri kaybetmektedir? Buradan da anlaşılıyor ki, bir tek soru bile insanın gerçeği görmesine ve düşünmesine sebep olabilmekte iken, şirk ve küfür içindeki kimseler bu soruları sorabilecek ve bu sorulara hakkâniyetli şekilde cevap verebilecek kâbiliyyetten de mahrûmdurlar. Bu nedenle "neden ki? Nasıl olur?" gibi şüphe ifade eden sözler sarf etmekten mü'minin kaçınması gerekir. Mü'min bilir ki, Allah ne dilerse o olur; Allah'ın dilediği de hayır, hidâyet, rahmet ve adâlettir. Ama imtihan dünyasında olduğu için kimi insan, bunları istemediği gibi, tutarsız davranışlar da sergileyebilir. Allah da, âdil olduğu için onlar için en uygun olan şeyi diler ve yaratır. Demek oluyor ki, hidâyetin önünde en büyük engel, iman etmeyen kitlelerin bâtıl yaşam tarzlarıdır... En azından yeni iman etmiş ve imanları kalplerinde kökleşmemiş yahut da taklîdî iman içerisinde olan ve iman ettiği esasların delilleri konusunda ma’lûmâtları tafsîlâtlı olmayan kimseler açısından... Diğer taraftan henüz iman etmeyen kimselerin kafalarını da, iman iddiasında bulunduğu halde Allah ve Rasûlünün bildirdikleri hükümlere aykırı konuşan kişiler karıştırabilmektedirler... Fakat neticede bir kimse imana layık ise önünde sonunda, zamanı geldiği vakit iman eder bi-iznillah!.. "Niye bu kadar adam böyle yapıyor, böyle düşünüyor, böyle inanıyor? Onlar bu gerçekleri bilmiyorlar mı? Onlar da okumuş insanlar, bu nasıl olur?" diye tereddütler içinde bocalayan kimseye de o esnada şeytan vesvese vermekte ve onun imana ermesine engel olabilecek şeytânî yaklaşımlarla onu ikna etmeye ve hak yoldan saptırmaya çalışmaktadır! İman etmek isteyen Hz. Ali gibi davranmalıdır. "Allah beni yaratırken babama mı sordu da, ben iman etmek için (iman edeyim mi etmeyeyim mi)?" diye babama danışayım diye düşünmelidir. O daha çocuk yaşlarda iken bunu düşünebilirken, günümüzde yetişkinlerin çoğunun bu çocuğun aklı kadar bir anlayışa sahip olamadıklarını görmek gerçekten çok üzücüdür! Öteden beri, "çocuk kadar aklı yok" ifadesi, tarihte Hz. Ali gibi çocukların yaptıklarını yapamayan ve düşündüklerini düşünemeyen yaşı büyük çocuklar için söylenegelmiştir. İman etmek için babaya dahi danışılmaz ise, başkalarının neye inandığının hiçbir önemi yoktur! Hatta Lokman: 15'de bildirildiği gibi, anne ve baba çocuklarını Allah'a şirk koşmaya zorlarlarsa, onlara itaat edilmez. Ama onlar müşrik de olsalar, onların hidÂyeti için çabalanır ve onlarla dünya işlerinde güzel geçinilir. · "BUNLARSIZ OLMAZ!" "Müziksiz bir hayat düşünemiyorum", "futbolsuz hayatın tadı yok", "sigaranın tadını bilseniz, onun zevki bir başka" türünden hayatınızın olmazsa olmazı yaptığınız "bunlarsız olmaz" dediğiniz şeylere bakın bakalım; bunları size Allah mı emretti? Yoksa Allah yasakladı da siz o yasağı çiğneme pahasına, o şeyleri hayatınızın merkezine mi koyuyorsunuz? Unutmayın, "bunlarsız hayat olmaz", "bunlar olmadan hayatın tadı mı olur?" dediğiniz şeylerin çoğunu hayatınıza sokan şeytandır! Asıl, onlarsız olmalıydı! Ve gerçekten onlarsız bir hayatın tadı bir başkaydı! Ama şeytan kötülükleri nefse süslü gösterdiği için, nefsin sözünü dinleyen insanlar açısından, güzel ile çirkin birbirine karışmaktadır. Oysa nefse tat veren şeyler ruha azap verir. Ruha tat veren de, nefse ve şeytana azap verir. Kimi râzı ettiğinize bir bakın? · KADIN PEYGAMBER OLUR MU? Matüridî'ye göre, peygamberlikte 'erkeklik' şarttır, Eş'arî'ye göre ise şart değildir; kadın da peygamber olabilir. "Bazı âlimler, Âsiye ile Meryem hakkında vârid olan bu Nasslar (Tâ-Hâ: 38, 39; Enbiyâ: 91; Kasas: 7; Meryem: 17, 18) ile istidlâl ederek Âsiye ile Meryem'in nübüvvetine kâil olmuşlardır. Hatta Eş'arî, kadın peygamberleri altıya çıkarmıştır ki: Havvâ, Sâre, Mûsâ'nın anası, Hâcer, Âsiye, Meryem'dir. Şârih Kirmânî ise, kadınlar için nübüvvet olmadığında icmâ vardır, demiştir ki, icmâ olmasa bile en sahîh olan budur." (Zebîdî, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Tercüme ve Şerh: Kâmil Miras, Ankara-1986, C: 9, S: 150) Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Biz, senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, Zikir ehline sorun.” (Nahl: 43; Enbiyâ: 7) “Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz şehirli erkeklerden başkaları değildi…” (Yûsuf: 109) Âyetin metni şöyledir: وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُوحِي إِلَيْهِمْ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى Âyette geçen, رِجَالاً “erkekler” kelimesi mef’ûl’dür ve iki tane sıfatı bulunmaktadır. Birincisi, نُوحِي إِلَيْهِمْ “kendilerine vahyettiğimiz” cümlesidir ve mahallen mensûb’dur. Çünkü رِجَالاً kelimesinin sıfatıdır. Sıfatların, mevsûf’una tâbi olduğu dört özellikten bir tanesi i’râb’dır. Diğer bir deyişle sıfat, hareke yönüyle mevsûf’una uymak zorundadır. İkincisi, cârr ve mecrûr olan مِنْ أَهْلِ الْقُرَى ‘dır. Bu kısım da nasb mahallindedir; çünkü رِجَالاً kelimesinin ikinci sıfatıdır. Buradan da anlaşılacağı üzere; peygamberler erkeklerden gönderilmiştir ve bu Âyette zikredildiğine göre, onların iki sıfatları bulunmaktadır: Birincisi, insan olmalarına rağmen kendilerine vahyolunmasıdır. İkincisi ise, insan oldukları için “şehirler halkındandırlar” yani diğer insanlar gibi şehirlerde yaşarlar. Gökte yaşamazlar! Zaten öyle de olması gerekirdi. Çünkü insanlara melek peygamber gelseydi, müşrikler asıl buna itiraz ederlerdi. “İnsana, melekten peygamber olur mu?” derlerdi! Elbette insanın örnek alacağı elçinin, kendi içlerinden, kendileri gibi yiyen içen, çarşılarda dolaşan, evlenen, çoluk çocuk sahibi olan, sevinen, üzülen, acı çeken, yorulan, uyuyan ve bütün bunlara rağmen kendisine vahyedilenlere uyan, onu uygulayan ve insanlara o hakikatleri açıklayıp, pratiği ile örneklik teşkil eden biri olması gerekirdi. Rabbimiz de bu nedenle insana “insan peygamber“göndermiştir. İbn-i Kesîr, bu Âyeti açıklarken şöyle demektedir: “Yani onlar (peygamberler) sizin söylediğiniz gibi, semâ ehlinden değillerdi.” (Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, C: 2, S: 1066) Yüce Allah, Peygamberimizi rasûl olarak gönderince, Arap müşrikleri, bunu kabullenmek istemediler. Allah’ın elçisi bir insan olamayacak kadar büyüktür dediler ve iman etmek istemediler. Rabbimiz bu durumu şöyle ifade eder: “Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten alıkoyan şey, onların ‘Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?’ demeleri olmuştur.” (İsrâ: 94) · ALLAH'IN SIFATLARINDAN BİRİNİ MAHLÛKÂTA BENZETMEK YA DA O SIFATI İNKÂR ETMEK KÜFÜRDÜR: قال نعيم بن حماد الخزاعى: من شبه اللّه بخلقه فقد كفر، ومن جحد ما وصف اللّه به نفسه فقد كفر، وليس فيما وصف اللّه به نفسه ولا رسوله تشبيهًا، واللّه أعلم. "Nuaym b. Hammâd el-Huzâî şöyle demiştir: Her kim, Allah'ı mahlûkâtına benzetirse kâfir olur. Kim, Allah'ın zâtını (kendisini) nitelediği şeyleri inkâr ederse kâfir olur. Çünkü Allah Teâlâ'nın ve O'nun Rasûlünün, Allah'ın zâtını niteledikleri şeylerde teşbîh (yaratılmışlara benzetme) yoktur." (Mecmûu'l Fetâvâ, C: 5, S: 263) · KÂİNATIN HER ZERRESİNDE ALLAH'IN İLÂHLIĞINI İKRÂR VE TASDÎK EDEN VE HÂL VEYA KÂL DİLLERİYLE BUNA ŞEHÂDET EDEN KEVNÎ BİR KORO VARDIR... CANLI-CANSIZ TÜM VARLIKLAR VE MÜ'MİN KULLAR SADECE ALLAH'A KULLUK EDEREK BU İMAN KOROSUNA KATILIRLAR. İSTİSNÂSIZ OLARAK, EVRENİN HER PARÇASINDA İLÂHÎ İMZALAR VARDIR. HAYATTA, ALLAH'TAN GÂFİL OLUNMAYA SEBEP OLACAK BİR BOŞLUK YA DA ALLAH'A KULLUKTAN ÇIKILMASI KÂBİL BİR BOŞ ALAN/SAHA ASLA YOKTUR. ALLAH LAFZA-İ CELÂL'İ ÜZERİNDE DÜŞÜNELİM. Allah الله Lafza-i Celâlinden hemzeyi kaldırsanız للهlillâh (Allah için) olur, lâm'ı kaldırsanız له lehu (O'nun için) olur, ikinci lâm'ı da kaldırsanız ه (O) olur. Yani O, hep vardı, vardır... Ve bizi var edendir... الله < لله < له < ه / هو Yani Allah hayatın tek ve gerçek hâkimidir. O'nu yarattığı evrenden dışlamak, O'nun sözünü geçersiz kılmak, O'nu yok saymak ve O'nsuz bir hayat yaşayarak huzur bulmak mümkün değildir. O'nu hesaba katmadan kurulan tüm hayaller boş hayallerdir; O'nsuz istikbâl projeleri başarısızlığa ve hüsrâna mahkûmdur. O Allah ki, en güzel isimler O'nundur, hayatımız, ölümümüz ve tüm ibâdetlerimiz O'nun içindir. Emir O'nundur. Hüküm Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü (tasarruf ve hâkimiyyeti) Allah içindir, Allah'a aittir. Evrenin her bir zerresi bu hakikate şehâdet eder. Her kim, bir gerçekten yüz çevirse karşısına mutlaka başka bir gerçek çıkacaktır. İlâhî gerçeklerden kaçmak mümkün değildir. Çünkü Allah'ın vahyi, elçileri, fıtrat, akıl, fikir, duyu organlarının elde ettikleri veriler ve evrende her nereye başımızı çevirirsek ya da her ne üzerinde düşünürsek; onlar bizi Allah'a götürecektir. Her şey bize sadece Allah'a kul olmamız gerektiğini söyleyecektir; ya hâli ile ya da kâli ile. Hatta fıtratımızda bulunan İlâhî hakikatler, biz düşünürken bile içimizden duyulacak ve bize: 'Allah'a ibâdet et, senin O'ndan başka ilâhın yoktur' diyecektir. Bu Rahmânî sesler de, Rabbimizin bir lütfudur. Zira kulları ne kadar isyan ederlerse etsinler, onlara sonuna kadar zaman tanımakta, hemen cezalandırmamakta ve onları uyarmaya ecellerinin sonuna kadar devam etmektedir. Demek oluyor ki; küfre sapan kimse, bütün Âyetlerden yüz çevirerek sayısız küfürler işleyerek küfür yoluna sapmaktadır. Yoksa hayatın her kademesinde Allah'a kulluk edilmesini söyleyen İlâhî işaret ve delilleri görmemezlikten gelmeden; onlara göz yummadan, kulak tıkamadan, kalbin kapısını kapatmadan, selim aklı ve fikri devre dışı bırakmadan bir kimsenin inkâr yoluna girmesi imkân hâricidir. Allah'ın, kâfirleri ebedî bir azap, gazap ve lanet ile cezalandırmasının nedenlerinden bir tanesi bu olsa gerek. Onlar, Allah'ın rahmet ve izni olarak hayatları boyunca karşılaştıkları hiçbir uyarıcıya ve delile iltifat etmeyerek Allah'ı ziyadesiyle gazaplandırmaktadırlar. Sanki 'hakiki ma'bûd' olarak hakikatte Allah yokmuş gibi davranmaktadırlar! Bu tutum, kendisini yaratan, yaşatan, sayısız nimetler ve rızık veren Rabbine karşı insanın büyük bir nankörlüğüdür! Allah, sadece kendisinin ma'bûdiyetini kabul etmeyenleri sonsuz bir cehennem azabı -suçlarına uygun bir ceza- ile azaplandırmaktadır. Ve inkâr edenleri böyle korkunç bir azabın beklediğini önceden bildirerek de, kullarını uyarmıştır. "Ben bilmiyordum", "niye önceden söylemedin" gibi bahane türünden sözlerin söylenmesine de imkân bırakmamıştır. Buna rağmen inkârcılık, olacak şey değildir! "Acaba Allah'ı nasıl râzı ederiz, O nelerden râzı olur, O'nun hâs kullarından nasıl olunur" diye düşünecek herkese de râzı olduğu şeyleri, emir ve yasakları cinsinden detaylı olarak bildirmiştir. Yani imtihan sorularını da cevaplarını da rahmeti sınırsız olan Yüce Rabbimiz önceden açıklamıştır. Hayat-memât meselesi değil; hidâyet-sapıklık, ebedî kurtuluş/başarı-ebedî hüsrân/kayıp meselesi olan böylesi bir konuda bilgisiz kalmayı ve sorumsuz davranmayı tercih etmek akıl kârı mıdır? Bunu geçici dünya iflâsları yaşamak gibi görmek ve umursamaz davranmak mümkün müdür? Böyle yapmak, âhiret şartlarında iflâs etmektir yani ebedî kaybediştir ki, telafisi asla yoktur! Yeni bir yaşam alanı ve iki farklı yer! Biri iyilerin bulunduğu cennet, diğeri ise kötülerin bulunacağı cehennem! Birinde rahmet, lütuf, kesintisiz ve sonsuz nimetler... Diğerinde ise azap, gazap, kesintisiz ve sonsuz azaplar, cezalar... İki meskende de artık ölüm yok! Dünyada iken en büyük azap olarak ölümü gören kâfirler belki de orada bir günde binlerce kez ölmeyi ve o korkunç azapların son bulmasını isteyecekler. Ama heyhât! Ölüm nerede? Ölüm de öldü! Artık ne mü'minler için ne de kâfirler için ölüm diye bir âkıbet var! Bir tarafta mutluluk, sevinç, şükür, hamd, zikir ve nimetler içinde bir hayat var. Diğerinde ise pişmanlık, hasret, üzüntü, keder, azap, feryat, karşılıklı atışmalar, birbirini suçlamalar, lanetleşme ve beddualar, bunun yanında azaplarının bir an olsun üzerlerinden kaldırılması için yalvarışlar var. Kâfirlerin başına bunun gelmesinin nedeni, ilâhlığı O'na yakıştıramamaları, O'nun isimlerini ve sıfatlarını birbirlerine verip dünyada iken ilâhlık sevdasında olmaları, âbid'liği değil, krallığı yeğlemeleri idi. Oysa göklerde ve yerde hakiki melik Allah'tır. Zira her şeyi O yaratmıştır. Mülkünde hükümran olması da O'nun hakkıdır. Tarih boyunca bunu Firavunlaşan krallar kabul etmeye yanaşmadıkları için hem kendileri cehenneme gitmişlerdir hem de kendilerine uyanları, beraberlerinde gittiklere yere götürmüşlerdir. Kendilerine tâbi olunduğu için, saptıran kimselere halk kitleleri cehennemde lanet edecek ve 'bizi siz saptırdınız' diye kızacak ve dünyada iken aralarında var gibi gözüken bağları ve dostlukları cehennemde son bulacaktır. Rabbimiz mahşerde kullarını topladığı zaman o saptırıcılara hitaben mahşer halkına şöyle buyuracak: أنَا الْمَلِكُ أيْنَ مُلُوكُ الأرْضِ؟ "Ben Melik'im, yeryüzünün melikleri nerede?" diye hitap edecektir. (Buhârî, Rikâk, 44) "Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve Din gününün mâliki (meliki) olan Allah’adır. Yalnız Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım isteriz. Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil." (Fâtiha: 1-7) · GÖK KUBBENİN ALTINDA KUR’ÂN’DAN SONRA EN SAHÎH KİTAPLAR BUHÂRÎ VE MÜSLİM’DİR: İbn-i Teymiyye rahımehullâh şöyle demektedir: وأما كتب الحديث المعروفة مثل: البخاري ومسلم، فليس تحت أديم السماء كتاب أصح من البخاري ومسلم بعد القرآن "Buhârî ve Müslim gibi meşhûr Hadîs kitaplarına gelince; gök kubbenin altında Kur’ân'dan sonra, Buhârî ve Müslim’den daha sahîh bir kitap yoktur.” (Mecmûu’l Fetâvâ, C: 18, S: 74) "İmam Şâfiî şöyle demiştir: 'Allah'ın Kitâbından sonra en sahih kitap, İmam Mâlik'in Muvatta'ıdır.' Hadîs âlimleri, onda bulunan bütün Hadîslerin, İmam Mâlik ve onun görüşünde olanlara göre sahih olduğunda ittifak etmişlerdir." (Hüccetullâhi'l Bâliğa, Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, İz Yayıncılık, Tercüme: Mehmet Erdoğan, C: 1, S: 491) Not: İmam Şâfiî, bu sözünü İmam Buhârî'nin eserini te'lîf etmesinden önce söylemiştir. "Muhaddisler, Sahîhayn (Buhârî ve Müslim)'de bulunan muttasıl, merfû' bütün Hadîslerin kesinlikle sahih olduğunda, bu iki kitapta yer alan Hadîslerin müelliflerinden bize kadar ulaşmasının tevâtür yoluyla olduğunda, onları kâle almayan kimsenin doğru yoldan sapmış bid'atçi olduğunda müttefiktirler." (Hüccetullâhi'l Bâliğa, Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, İz Yayıncılık, Tercüme: Mehmet Erdoğan, C: 1, S: 493) · BÜYÜK CİHÂD’DAN KÜÇÜK CİHÂD’A DÖNDÜK! Şeyhu'l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh: "Bazılarının, Peygamberin Tebük gazvesinden (dönerken): 'Küçük cihâddan büyük cihâda döndük' buyurdu, diye rivâyet ettikleri Hadîs'e gelince; bunun aslı yoktur ve Peygamberin söz ve fiillerini bilen Hadîs ehlinden hiç kimse bu Hadîsi rivâyet etmemiştir." (Mecmûu'l Fetâvâ, C: 11, S: 197) · HİCR SÛRESİNİN 92 VE 93. ÂYETLERİ, HERKESİN, KELİME-İ TEVHÎD'İ KABUL EDİP ETMEDİKLERİNDEN DOLAYI SORGUYA ÇEKİLECEKLERİNİ BİLDİRMEKTEDİR: "Bazı ilim ehli, Yüce Allah'ın: 'RABBİNE AND OLSUN Kİ, MUTLAKA ONLARIN HEPSİNİ YAPTIKLARINDAN DOLAYI SORGUYA ÇEKECEĞİZ' (Hicr: 92, 93) Âyetinde kastedilenin ‘Lâ İlâhe İllallâh’ olduğunu söylemişlerdir.” (Buhârî, Îmân, 18) Kur’ân'da önce zikredilmek tafdîl içindir. Aksine bir karîne olmadıkça sıralı ifadeler tertîb ifade eder. Fakat bazen Kur’ân'da önce zikredilmek üstünlük değildir. Bu istisnâî durumun misalleri de Kur’ân'da mevcuttur. Misal 1: "Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler muradlarına erenlerin ta kendileridir." (Haşr: 20) Bu Âyette, cehennemlikler cennetliklerden önce zikredilmiştir. Bu önce zikredilişin, farklı hikmet ve anlamları bulunmaktadır. Bu anlamlar Tefsîr ilminde genişçe zikredilir. Âyetteki bu cümle yapısı, asla kâfirlerin mü'minlerden üstün olduklarına delâlet etmez! Zira kâfirlerle alâkalı pek çok Âyet, onların ebedî hüsrânda, mü'minlerin ise ebedî bir kurtuluşta olduklarına açıkça delâlet etmektedir. Bu nedenle açık hükümler varken, tefsîre muhtaç ibareler, hakkın hılâfına yorumlanamaz. Haşr 20. Âyet, kendi bütünlüğü içinde dahi Ashâbu'l Cenne yani cennetliklerin faziletine ve kurtuluşa erenlerin ancak onlar olduğunu açıkça ifade etmektedir. Hatta bu Âyette Ashâbu'l Cenne'nin, Ashâbu'n Nâr'dan sonra zikredilmesinde dahi muhteşem bir ahenk ve dakîk anlamlar bulunmaktadır. Okuyalım: لا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ Misal 2: "Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi i'tidal üzeredir, kimisi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmiştir. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir. (Bu mükâfat) Adn cennetleridir ki oraya girerler. Orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Orada elbiseleri de ipektir." (Fâtır: 32, 33) Rabbimiz Adn cennetlerine girenlerden eylesin... Bu iki Âyette Allah Sübhânehu ve Teâlâ, Kitaba mirasçı olan yani Kitaba iman edip, onun içindekilerle amel eden ve sonunda cennete girecek olan mü'minlerin üç sınıf olduklarını haber vermektedir. Yani burada Müslümanların hepsinin bir olmadığı ifade edilmektedir. Müslümanlar, iman ve takvalarının derecelerine göre üç grupta değerlendirilmişlerdir. Dikkat edilirse, Âyette, mü'minlerin en alt seviyede olanları ilk sırada zikredilmiş olmasına rağmen, diğer iki gruba takdim ediliş durumu onlar için efdaliyet (faziletçe daha üstünlük) anlamına gelmemektedir. Hiç şüphesiz Allah katında üstünlük ancak takva iledir. Bu sıralama biçimi, günahlardan sakınmaya, takva yolunda yarışmaya teşvik ederken, kaliteli mü'minlerin diğerlerine nispetle azlığına delâlet etmektedir. Zira en yüce makamlara ihlâs ile çok çalışarak ulaşılabilir. Cennetin en yüksek makamlarına ulaştıran sıfat ise hiç şüphesiz ki, takvadır! Bu konuyla alâkalı çok sayıda Âyetler zikredilebilir... · “ŞÜPHESİZ Kİ BİZ HER ŞEYİ BİR KADER İLE YARATTIK.” (KAMER: 49) ÂYETİNİN İ’RÂBI: Yüce Rabbimizin iki Âyeti ile başlayalım: قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا "...Allah her şey için bir kader tayin etmiştir." (Talâk: 3) "İster yeryüzünde ister nefislerinizde meydana gelen bir musibet, mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce, o bir kitapta (yazılmış)dır. Şüphesiz ki bu, Allah'a çok kolaydır." (Hadîd: 22) Kadere iman konusunda çok iyi anlaşılması gereken Âyetlerden birisi Kamer Sûresinin 49. Âyetidir. Bu Âyet doğru şekilde i'râb edildiği zaman hakikat çok açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Ama bu Âyetin i'râbı konusunda Ehl-i Sünnet'in yolundan başka yollara girenler, bâtıl fikirleri savunma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu nedenle biz, ana hatlarıyla, bu Âyetin i'râbını yaptık. Genel olarak söylemek gerekirse; bir konuda söylenecek asıl sözler, o konuda tartışma konusu olmayan detaylar arasında boğulursa, anlatılan mesele anlaşılmamaktadır. Yani cevap gereğinden fazla uzarsa 'doğru' gizli kalmaktadır. O doğruyu elde etmek için de âdeta mahir bir yüzücü olmak gerekmektedir, o bilgilerin içinde... Bu nedenle konuların anlatımında öze odaklanmak gerekir. Biz de öyle yaptık ve 'Ehl-i Sünnet'e göre, Kamer: 49'un i'râbı kısaca şudur' demek istedik. Böylece açıkça anlaşılmış olmaktadır ki; kadere iman etmek iman ilkelerinden bir ilkedir. Selef-i Sâlihîn'in akîdesi budur! Bu hakikate aykırı olarak, insanları yanıltacak istikamette, hiçbir sahîh söz yani sözü geçerli bir İslâm âliminin bu gerçeğe muhâlif açıklaması bulunmamaktadır. Olması da düşünülemez; zira kadere iman meselesi Nassların kat'î delâletiyle sâbittir ve bu konuda icmâ vardır. Sahâbenin son dönemlerinde, kaderi inkâr eden ilk kişi Ma'bed el-Cühenî'dir. Abdullah b. Ömer'e bu konu aktarılıp da bu meseleye dair görüşü sorulunca: "Bu insanlarla karşılaşacak olursan, benim onlardan uzak olduğumu, onların da benden uzak olduklarını onlara haber ver. Abdullah b. Ömer’in adına yemin ettiği zat (Allah) hakkı için, eğer onlardan birinin Uhud dağı kadar altını bulunsa ve onu (Allah yolunda) infâk etse, kadere iman etmedikçe Allah ondan (infâkını) kabul etmez" (Müslim, Îmân, 1) demiştir ve Cibrîl Hadîsindeki, hayrı ve şerri ile kadere iman etmenin imanın bir ilkesi olduğunu delil olarak sunmuştur. Demek oluyor ki, kaderi inkâr hastalığı Selef'imiz arasında yoktu. Bu, sonradan çıkmış sapkın bir görüştür ve Ashâb-ı Kirâm da onları tekfîr etmiş ve bu görüş sahiplerinden uzak olduklarını açıkça belirtmişlerdir. Maalesef ki bu fitne, âhir zamanda, şeytanın da aldatıcı ve saptırıcı telkinleriyle yaygınlaşmaktadır. Müslümanlara düşen; Selef-i Sâlihîn'e uymaktır. Allah Teâlâ da bize bunu emretmektedir. İslâm akîdesine aykırı fikirlerden Allah, kullarını muhafaza buyursun. Şimdi Kamer: 49. Âyetin i’râbına geçebiliriz… A) EHL-İ SÜNNET’E GÖRE: إنَّا كُلَّ شَيْئٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ 1- كُلَّ شَيْئٍ muzâf ve muzâfun ileyh’den oluşan bir terkîb’dir. Türkçe de “isim tamlaması” olarak bilinir. كُلَّkelimesi, cumhûr’a göre mef’ûl-ü bih olmak üzere mensûb’dur. كُلَّ شَيْئٍ terkîbinin âmili; mahzûf (gizli) bir fiildir ki, bu durumu mezkûr olan خَلَقْنَاهُ tefsîr etmektedir. Bu nedenle خَلَقْنَاهُ ‘ya “müfessir” gizli âmil olan خَلَقْنَا ‘ya da “müfesser” denir. بِقَدَرٍ cârr ve mecrûr kelimesi ise خَلَقْنَاهُ ‘ya müteallık’tır. بِقَدَرٍ kelimesi, hâ’dan ya da كُلَّ ‘den hâl olur ve مُقَدَّرًا (takdîr edilmiş olarak, takdîr edilmiş halde) takdîrindedir. Yani مَكْتُوبًا فِى اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ (Levh-i Mahfûz’da yazılmış halde) demektir. Bu i’râba göre Âyetin takdîri: إنَّا خَلَقْنَا كُلَّ شَيْئٍ بِقَدَرٍ şeklindedir. إنَّ ‘nin ismi, نَا muttasıl zamiridir ve mahallen mensûb’dur, haberi ise fiil cümlesi olan, خَلَقْنَاهُ ‘dur; o da, إنَّ ‘nin haberi olmak üzere mahallen merfû’dur. Bu, tefsîriyye’dir. إنَّا ‘nin aslı, إنَّنَا ‘dır. İki Nûn’dan biri, ihtisâr (kısaltma) ve kesret-i isti’mâl (çok kullanım) sebebiyle hazfedilmiştir. Bu i’râb; Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekserisinin görüşüdür. 2- كُلّ kelimesini mübteda olarak merfû’ kabul edenler de vardır. Bu durumda خَلَقْنَاهُ mübteda’nın haberi olmak üzere mahallen merfû’ olur. بِقَدَرٍ cârr ve mecrûr kelime ise habere müteallık olur. B) MU’TEZİLE’YE GÖRE: كُلّ kelimesini mübteda olarak merfû’ kabul ederler... خَلَقْنَاهُ ‘yu da, ya mübteda olan كُلّ kelimesinden ya da muzâfun ileyh olan شَيْئٍ kelimesinden “sıfat” kabul ederler. بِقَدَرٍ kelimesini de mübteda’nın haberi yaparlar. Onların takdîrine göre Âyetin anlamı: Muhakkak ki bizim yarattığımız her şey ya da yarattığımız şeylerin hepsi bir kader iledir. Onlar bu i’râb tercihleriyle sadece yaratılmış her şeyin kadere tâbi olduğunu, yaratılmamış olanların mukadder olmadığını söylemiş olurlar. NOT: Hiç şüphesiz ki كُلّ kelimesinin nasb olması, yani خَلَقْنَاهُ ‘nun ref’ mahallinde kabul edilen كُلّ kelimesine sıfat yapılmaması doğru olan görüştür. Diğer taraftan nasb olması mahlûkâtın tamamına delâlet etmesi yönüyle de doğru olan görüştür. Şayet, Mu’tezile’nin yaptığı gibi, كُلّ kelimesi merfû’ okunursa, mahlûkâtın hepsine delâlet etmez, sadece yaratılmış olanları içine alır. Bu takdirde, yaratılmamış olan ve ileride yaratılacak olanların kaderde olmadığı savunulmuş olur. Yani şu denmiş olur: Yaratılmış her şey kader iledir. Bu da bâtıl bir görüştür. Her şeyi yaratan Yüce Allah henüz yaratmadığı her şeyi de önceden bilir ve yaratılacak şeylerin tamamı da O’nun takdîrinde vardır. Çünkü O’nun ilmi, kudreti, irâde ve meşîeti her şeyi kuşatmıştır. Mu’tezile’nin savunduğu bu görüşü, geçmişte ve bugün, kulların irâdelerine bağlı olan fiillerini, her şeyi bilen şanı Yüce Rabbimizin yaratmadan önce bilemeyeceğini iddia eden bazı kimseler savunmuşlardır. Mu’tezile’nin görüşü, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından reddedilmiştir. Bu görüş, menkûl ve ma’kûl tüm delillere aykırıdır. Mu’tezile, kader konusunda inkârcı bir tavır ortaya koymuştur. Onlar, kulların amellerinde sınırsız bir irâdeye sahip olduğunu ve kulun kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu söylemişlerdir. Mu’tezile, fiillerde irâde ve ihtiyârı insana verip, insanı fiillerinin yaratıcısı kabul ettiği için Kaderiyye’den sayılmıştır. “Ru’yetullâh” (Allah’ın görülmesi) ve “Halku’l Kur’ân” (Kur’ân’ın yaratılması) meselelerinde Cehm b. Safvân’ın görüşüne katıldıkları için Cehmiyye’den, Allah’ın bazı sıfatlarını kabul etmedikleri için de Muattıla’dan sayılmışlardır. Fakat onlar, bu isimlendirmeleri kabul etmeyip kendilerini “Ehlu’l Adl ve Tevhîd” (Adâlet ve Tevhîd Ehli) diye nitelemişlerdir. Ne kadar adâlet ve Tevhîd Ehli oldukları da, Ehl-i Sünnet’e yaptıkları muhâlefetlerden anlaşılmaktadır! Kaderiyye, kader’i inkâr eden bir tâifedir. Ehl-i Sünnet akîdesine göre, kader vardır, her şeyi Allah takdîr etmiştir. Kadere iman etmek, iman ilkelerinden biridir ve buna iman etmek farzdır. Kaderi inkâr etmek ise açık bir küfürdür. Yukarıda zikrettiğimiz Ehl-i Sünnet’in ikinci görüşü de zayıf ve şâzz’dır. Ulemâ’nın ekserisinin benimsediği gibi, doğru olan ilk görüştür. يوسف السماك Yusuf Semmak
|
KATEGORİLER
21.04.2026Salı
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |