Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Allah’a hamd, O’nun Rasûlüne, Ehl-i Beytine, Ashâbına, Hz. Âdem ve Hz. Muhammed aleyhimesselâm arasında gelmiş geçmiş tüm peygamberlere salavâtullâhi ve selâmuhu aleyhim ecmeîn, onların ümmetlerine ve kıyâmete kadar gelecek olan Muhammed Ümmetine salât-ü selâm olsun… Sesli düşünce, Allah için tefekkür... İnsanın hası, insanları bizzat kendisi tanıyandır. Özellikle câhiliyye toplumlarında başkalarının lafıyla hareket eden; ağasının paşasının, babasının, amcasının, kendi hizbinin iyi dediğine iyi, kötü dediğine kötü diyen ya da iyi dedikleri zaman iyi, kötü dedikleri zaman kötü bilen bir kimse rüşd sahibi değildir. İlki nefsine mağlup olandır, ikincisi ise başkasının aklıyla hareket edendir. İnsanların kalitesinin tespitinde en önemli kilometre taşlarından birisi şudur: Bir kimseyle aranızda olumsuz bir diyalog geçtiğinde; şayet o kimse size tavır koyuyorsa, onunla birlikte o kimsenin yakınları da tavır koyuyorsa, aranızda tatsızlık geçmediği halde tavır koyan kimsenin nefsî zaafı, ilk tavır koyandan daha büyüktür. Bu kıssada böyle davranan kimselerle, -onlar bu nefsânî davranışlardan tevbe edip, vazgeçmedikleri sürece- dostluk ilişkisine girmemeniz gerektiğine dair ibretler vardır. İnsan bu dünyada imtihan olmaktadır. İnsanların kişilik zaafları ve nefsanî davranışları genelde ikili ilişkilerde ortaya çıkmaktadır. Şu bir gerçektir ki, Müslüman, herkesle meşru dairede güzel geçinir ama önüne gelen herkesle dost olmaz, samimiyet kurmaz. Dostluğun, mânevî bir bedeli vardır; menfaat ilişkileri, kişilik uyumları ve ortak hedeflerin olması dostluğun belirleyici kıstasları değildir. Bunlarda ya dünyevî bir çıkar ya da nefsânî bir zevk vardır. Gerçek dostluk; Allah yolunda hak üzerinde fedakârlık ve ferâgat yönünden önde olabilmektir. İki dost arasında mânevî güzelliklerin ihyası yönünden yarış vardır. İyilik yolunda sessiz kalmak, fedakârlık yapılacağında sesin titremesi, bir garibanın derdiyle dertlenileceğinde yüzün buruşması, söylenen hakikat aleyhine olunca sinirlenip, öfkelenmek, kibirlenip, tepkiselleşmek, arkadan da gıybet ve sû-i zan yapmak asla yoktur. Hakkın sesi en tatlı sestir. Her sesin, her nefesin ve her nefsin üzerinde hakkın sesi vardır. Hakkı yüceltmek, nefsi dizginlemek için olmalıdır. Hakk Teâlâ'nın rızasını gözetmek hakkın tarafında olmayı gerektir. Velev ki, nefsin aleyhine de olsa!.. Velev ki, sevdiklerimizin aleyhine de olsa!.. Rabbim, hepimize bu şuuru kazandırsın. İçten duamıza "Âmîn" diyoruz.

NASİHATLER 8

1- BAŞKALARININ LAFIYLA HAREKET ETMEK BİR NEVİ TARAFGİRLİKTİR!

Allah’a hamd, O’nun Rasûlüne, Ehl-i Beytine, Ashâbına, Hz. Âdem ve Hz. Muhammed aleyhimesselâm arasında gelmiş geçmiş tüm peygamberlere salavâtullâhi ve selâmuhu aleyhim ecmeîn, onların ümmetlerine ve kıyâmete kadar gelecek olan Muhammed Ümmete salât-ü selâm olsun…

Sesli düşünce, Allah için tefekkür...

İnsanın hası, insanları bizzat kendisi tanıyandır. Özellikle câhiliyye toplumlarında başkalarının lafıyla hareket eden; ağasının paşasının, babasının, amcasının, kendi hizbinin iyi dediğine iyi, kötü dediğine kötü diyen ya da iyi dedikleri zaman iyi, kötü dedikleri zaman kötü bilen bir kimse rüşd sahibi değildir. İlki nefsine mağlup olandır, ikincisi ise başkasının aklıyla hareket edendir.

İnsanların kalitesinin tespitinde en önemli kilometre taşlarından birisi şudur: Bir kimseyle aranızda olumsuz bir diyalog geçtiğinde; şayet o kimse size tavır koyuyorsa, onunla birlikte o kimsenin yakınları da tavır koyuyorsa, aranızda tatsızlık geçmediği halde tavır koyan kimsenin nefsî zaafı, ilk tavır koyandan daha büyüktür. Bu kıssada böyle davranan kimselerle, -onlar bu nefsânî davranışlardan tevbe edip, vazgeçmedikleri sürece- dostluk ilişkisine girmemeniz gerektiğine dair ibretler vardır. İnsan bu dünyada imtihan olmaktadır. İnsanların kişilik zaafları ve nefsanî davranışları genelde ikili ilişkilerde ortaya çıkmaktadır. Şu bir gerçektir ki, Müslüman, herkesle meşru dairede güzel geçinir ama önüne gelen herkesle dost olmaz, samimiyet kurmaz. Dostluğun, mânevî bir bedeli vardır; menfaat ilişkileri, kişilik uyumları ve ortak hedeflerin olması dostluğun belirleyici kıstasları değildir. Bunlarda ya dünyevî bir çıkar ya da nefsânî bir zevk vardır. Gerçek dostluk; Allah yolunda hak üzerinde fedakârlık ve ferâgat yönünden önde olabilmektir. İki dost arasında mânevî güzelliklerin ihyası yönünden yarış vardır. İyilik yolunda sessiz kalmak, fedakârlık yapılacağında sesin titremesi, bir garibanın derdiyle dertlenileceğinde yüzün buruşması, söylenen hakikat aleyhine olunca sinirlenip, öfkelenmek, kibirlenip, tepkiselleşmek, arkadan da gıybet ve sû-i zan yapmak asla yoktur. Hakkın sesi en tatlı sestir. Her sesin, her nefesin ve her nefsin üzerinde hakkın sesi vardır. Hakkı yüceltmek, nefsi dizginlemek için olmalıdır. Hakk Teâlâ'nın rızasını gözetmek hakkın tarafında olmayı gerektir. Velev ki, nefsin aleyhine de olsa!.. Velev ki, sevdiklerimizin aleyhine de olsa!.. Rabbim, hepimize bu şuuru kazandırsın. İçten duamıza "Âmîn" diyoruz.

 

2-   "ŞER'U MEN KABLENÂ" YANİ BİZDEN ÖNCEKİ PEYGAMBERLERİN ŞERÎATLARI BİZİM İÇİN DE ŞERÎAT MIDIR?

Konunun detaylarının olduğunu hatırlatarak, önsöz ya da özlü söz makamında birkaç cümleyle cevap verelim.

١- Cumhûr-u ulemâ:

شَرْعُ مَنْ قَبْلَنَا شَرْعٌ لَنَا مَا لَمْ يُخَالِفْ شَرْعَنَا

"Bizden öncekilerin (peygamberlerin) Şerîatları; bizim Şerîatımıza zıt olmadığı sürece bizim için de Şerîattır" demişlerdir. Önceki peygamberlerin Şerîatlarının, Peygamberimizin Şerîatına zıt olmamasının anlamı; onların Şerîatlarında bildirilmiş bir hükmün bizim Şerîatımızda neshedildiğine dair bir delilin bulunmaması demektir. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Ahmed'in iki meşhûr görüşünden birisi budur. Bu görüş, cumhûrun mezhebidir.

٢- Diğer görüşe göre ise, bizden önce sâbit olan Şerîatlarda yer alan bir hükmün bizim için de Şerîat olabilmesi için, o meselenin meşrûluğuna dair bizim Şerîatımızda delil bulunması gerekir. Bu, İmam Şâfiî'nin görüşüdür.

Yani ilkinde, nesh edildiğine dair delil (nâsih) yoksa, "şer'u men kablenâ" bizim için delil olur; ikincisinde ise, önceki Şerîatlarda yer alan bir meselenin bizim için de geçerli olduğuna dair bizim Şerîatımızda o meselenin meşrûiyet delili olması gerekir. Tabii ki, bizden önceki Şerîatlarda geçen hükümlerden kastımız, vahiy ile bize bildirilmiş olanlardır. Yoksa İsrâiliyyâtta yer alanlardan bahsetmiyoruz.

Bizden önceki Şerîatlarda yer alıp da bizim Şerîatımızda da onun meşru olduğuna dair bir delil bulunursa, o mesele bizim için icmâ ile delildir. Zira Allah'ın bize emrettiği bir şey bizim için Şerîat olur. O mesele bizden önceki Şerîatlarda emredilse de emredilmese de durum budur

İsrâiliyyâtta yer alan şeyler bizim için icmâ ile Şerîat değildir. Peygamberimiz, İsrâiliyyâttan gelen şeyleri tasdîk veya tekzîb etmemizi yasaklamıştır.

Rabbimiz tüm peygamberlerin getirdiği dinin aynı olduğunu, insanları temeli Tevhîd olan İslâm'a davet ettiklerini şu Âyetle bildirmektedir:

"O, 'Dini dosdoğru tutun, ondan ayrılığa düşmeyin' diye dinden Nûh'a tavsiye ettiğini, sana vahyetiğimizi, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ'ya tavsiye ettiğimizi size de Şerîat yaptı. Senin onları kendisine davet ettiğin şey, müşriklere büyük (ağır) geldi. Allah dilediği kimseyi buna seçer ve (yönelip) döneni buna hidâyet eder." (Şûrâ: 13)

 

3- İNSANLAR, KENDİ İÇ DÜNYALARINI KÖTÜLÜKLERDEN ARINDIRMADIKÇA, DIŞ DÜNYADA İYİLİKLERİ İNŞA EDEMEZLER!

Sürekli olarak bir insanla arandaki ihtilâfı gündeme getirirsen, -velev ki haklı olsan dahi- ihtilâfı çözmez, büyütürsün! Temcit pilavı hikâyesi gibi.

Çözüm yolu; problemi bilip, onu dikkate alarak hikmetli çözüm yolları aramaktır. Âdeta bütün yollar, o sorunun çözümüne ulaştırmalıdır. Bir meseleyi anlatayım ya da bir sorunu çözeyim derken muhâtabın nefsine yönelik bir taarruz, kişisel tepkileşmelere yol açacaktır. Özellikle bunu ilk başlatanlar çok büyük bir vebal altındadırlar! Onun için, söylenen sözler insanın nefsinin arındırılmasına ve onun iyiliğine yönelik olmalıdır. Çünkü iki insandan biri nefsi davranırsa problem büyür. Daha problemin varlığını kabul etmeyen veya kabul etmemiş durumda olduğu için nefsî davranışa yönelen bir kimseye artık bir şey anlatmak, düğüm düğüm olmuş bir ipi çözmek kadar zorlaşır. Ve mesele düğümlenir. Bu noktaya gelen konuşmalara bakın, acaba neden o hale gelmektedir? Bunların üzerinde Allah için tefekkür edip, nefsî kusurlardan arınma azminde olmak bir ibâdettir. Şüphe yoktur ki, Allah katında, ikili konuşmalarda sorumluluk iki tarafa aittir. Konuşmanın, sohbet (arkadaşlık, dostluk) için olmaktan çıkıp, şeytanın istediği tartışma, zıtlaşma, düşmanlık ve kötülüğe çevrilmesine sebep olacak ilk hamleyi yapan kimse, suçun ve sorumluluğun çoğunu belki de tamamını yüklenmiş olur. Unutmayalım ki, sohbet meclislerinin bir hukuku vardır. Bu nedenle âlimler, ahlâk, edeb, âdâb, zühd, takvâ vb. konularda kaleme aldıkları eserlerinde "meclis âdâbı" başlığı altında meclislerdeki hak ve ödevleri sıralamışlardır. Her Müslüman, bir topluma girdiğinde nasıl davranacağına dair bu İslâm âdâbı ile kuşanmalıdır. Eskiler, bu meseleyi "insan içine çıkmak" diye tabir ederlerdi. Kastettikleri şey ise; insanların arasına karışmanın, onlara karşı sorumlu bir davranış boyutunun olduğuna dikkat çekmektir. Bunlar da, karşılıklı haklar ve görevlerdir. Bu hukukun ihlâli sonucunda haksızlıklar ve gayrimeşru sonuçlar ortaya çıkar. İşte buna sebep olan kimse olmaktan sakınmalıyız! Bu nedenle de, insanlarla bir araya geldiğiniz zaman onlarla fikrî ayrılıklarınızı su yüzüne çıkarmak yerine, o meclislerde bulunan insanlardan istifade etmeye çalışınız. İnsan; ziyaretleşmelerde ya bir şeyler alır ya da bir şeyler verir. Güzel şeyler veremeyen bir kimsenin, o ortamda kendi hayrı için bir şeyler alması en sağlıklı davranış şekli ve en güzel ameldir. Her insanın, yekdiğerini aynı seviyede sevmesi mümkün değildir. Önemli olan; meşru dairede insânî ilişkilerin hakkını gözetebilmek, insanca muameleyi gerçekleştirebilmek ve medenî (faziletli, terbiyeli, görgülü, uygar, nazik) çerçevede muaşeret kurallarını uygulayabilmektir.

Unutmayalım ki, dünya mahkemelerinde bile bir kötülüğe ilk sebep olan daha çok suçlu kabul edilmektedir. Allah katında da bir kötülüğe sebep olan onu yapan gibidir. Bir kötülük yolunu ve çığırını açan, o yoldan gidenler gibidir. İkili görüşmelerde kimi insan, öyle bir söz sarf eder ki, o söz ilimden, hikmetten, iyilikten, kardeşlikten ve ıslâhtan yoksundur. O sözün zararı faydasından büyüktür. O söz, belki nefsî söylenir belki de gafleten söylenir ama sonuç fecaattir. Muhakkak ki, insanların çoğu ilim ve hikmete göre konuşmamaktadırlar; okuduklarına, duyduklarına, aklettiklerine, anladıklarına, menfaatlerine ve nefislerine göre söz söylemektedirler ve karşılık vermektedirler. Bu sözlerin sarf edildiği ortamlarda bulunan insanların, fitneye sebep olabilecek olan bu tür sözlere destek vermemeleri onların görevidir. Bazı ortamlarda Ali bir şey dese, Veli başka bir şey söyler; diğer insanlardan kimi Ali'ye, kimi de Veli'ye destek verir. Bu, hikmetli bir davranış değildir. Yapılması gereken şey; tâ işin başında yanlış bir söz ya da yanlış bir ifade tarzına şahit olunduğu ilk anda, doğruyu söylemek, yanlış konuşanı düzeltmektir. Bunu yapmayıp da, "bakalım, falan kişi ne diyecek, nasıl cevap verecek?" diye, müsabaka izlemeye gelmiş seyirci moduna girilirse, Allah korusun işlenecek günahlara ortak olunabilir.

Nasihat edende olması gereken özellikler: İlim, hikmet, edeb, takvâ, tecrübe, merhamet, sabır, affedicilik, anlaşılır bir hitap tarzı, (nasihat ve sohbet çoğu zaman tartışmaya döner) art niyetli muhâtap karşısında soğukkanlılık ve nefsî davranıştan sakınmak, taşkın insanlar karşısında aklî muvazeneyi kaybedip nefsî moda girmemek, hak aleyhine edebsizce sözlerin sarf edilmesine karşı ise, kötülüğe misliyle karşılık verme kâidesi gereği, edeblice karşılık verip, hak adına onurlu şekilde son sözü söyleyip tartışmayı sonlandırmak.

Rabbimiz Teâlâ, insanların özlerindeki, fıtratlarındaki güzellikleri ve iyilikleri değiştirmedikçe onların hâllerini bozup onları kötülüklere müptela kılmayacağını haber vermektedir. Diğer taraftan, bir toplum düzelmek istiyorsa, önce kendi öz benliklerinden başlayarak temizlenmelidirler ki, Allah da onların dış dünyalarını temizlesin, düzenlesin ve güzelliklere tebdil eylesin. İnsan, kendi nefsinin ıslâhını unutup başkalarını ıslâh etmeye çalışırsa, bu kişiliksel bir tutarsızlık olur. Bundan Allah'a sığınırız!

"Gerçek şu ki; bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah da hallerini değiştirip bozmaz." (Ra'd: 11)

"Siz, insanlara iyiliği emredip de kendi nefislerinizi unutuyor musunuz? Oysa siz Kitâbı da okuyorsunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" (Bakara: 44)

 

4- TAKLÎDÎ ÎMÂNDAN, TAHKÎKÎ ÎMÂNA GEÇMEDİKÇE İNSANIN KALBÎ, KAVLÎ VE FİİLÎ ÇELİŞKİLERİ TAM OLARAK SON BULMAZ!

İnsanların kalitesinin tespitinde en önemli alâmetlerden birisi, doğruya tâbi olduktan sonra, o doğru üzerinde müstakîm yani istikâmet sahibi olması, dün "yanlış" dediğini bugün "doğru", bugün "doğru" dediğine de yarın "yanlış" dememesidir. Aslında bu ölçü, insanların kişilik, psikoloji ve ruh analizleri hakkında da ciddi ipuçları verir. Doğru üzerinde sebât etmek, doğruya sâdık kalmak, dosdoğru yolda istikâmet ehli olmak, her dâim Allah'ın rızâsından yana bir duruş sergilemek nefse geçit vermemektir ki, takvâ sahiplerinin yolu budur. Bir kimse, 5-10 sene önce bir şeye "yanlış, bâtıl ve câiz değil" derken, bugün onun "doğru, hak ve câiz" olduğunu söylüyorsa; bu kimsenin hayatındaki bu gelgitler ve iniş çıkışlar, diğer insanları, o kimsenin elân da doğru söylemediğini ve doğruya ulaşmış olmadığını düşünmeye sevk eder. Aklıselim biri böyle davranan insana şunu sorar: Sen dün buna “yanlış” diyordun, bugün “doğru” diyorsun. Yarın ne diyeceksin? Doğru demeye devam mı edeceksin, yoksa eski fikrine mi döneceksin? Peki, senin bile, sanki zâhiren kararsız olduğun bu meselede biz, dediğinin hak olduğuna nasıl inanabiliriz? Zira dün, bunun tam tersini söylüyordun! Bu, bizim gördüğümüz bir tek/birkaç şeydir; diğer yönlerden fikrî yönün kim bilir ne haldedir?

Bu nefis murâkabesini her insan yapmalıdır aslında. Hem aslî hem de fer'î meselelerde...

Bu murâkabe; şirki, küfrü, bâtılı ve fenâlıkları terk eden ve Tevhîd üzerinde ve sâlih amel işlemede sabr-ü sebât ehli olanlar hakkında değildir. Zira onlar, yanlıştan dönmüşler ve doğruya ermişlerdir. Onların davranışı övülecek bir durumdur, eleştirilecek bir hâl değildir! Sorana da: Ben önceden öyleydim, iman ettikten sonra ya da şu meselenin hakikatini öğrendiğim zamandan bugüne hiçbir zaman haktan sapmadım, Elhamdülillah, diyerek karşılık verdiklerinde kimse kendilerini eleştiremez. Çünkü insanın, başkasında kusur aramak yerine kendi eğriliklerini görmesi ve düşünmesi öncelikli vazifesidir!

Başkalarının eleştirisi konusunda; insanların gördüklerinin ve algıladıklarının rolü olduğu için, bazı eleştiriler yersizdir, bazıları haklıdır. Dolayısıyla meselelere yaklaşırken, hak-bâtıl çizgisini aşmadan değerlendirme yapılmalıdır. Asıl olan; insanın kendisini düzeltmesidir. Bu olmuşsa, başarıdır. Artık söylenecek bir söz yoktur. Ama bir kimse doğrudan yanlışa, yanlıştan doğruya gidip geliyor ve bir türlü Tevhîd saflarında yer alamıyor yahut da fısk-u fücûru bir türlü terk edip de sâlihlerden olamıyorsa, bu hâl -sesli düşünce olarak ele alındığında- eleştirilecek bir durumdur. En güzel eleştiri de, bu kimselere hikmetlice yaklaşıp, onların hidâyet ve ıslâhlarında bir damla da olsa katkımızın olmasıdır.

İnsan bazen merhamet edeyim derken adâletten sapar, zulmeder; âdil davranayım derken de, insanlara merhameti ve insâfı terk eder, kabalaşabilir. Bu iki davranış da doğru değildir. Bu ikisi arasındaki orta yol; İslâm’ın emrettiği ve Rabbimizin, insanı üzerinde yarattığı ve özünde Tevhîd olan temiz fıtrat yoludur.

 

5-  İMAN, İLİM VE TAKVÂ ÜZERİNE...

Akıllı insan, başkalarını eleştirmekle değil, kendi nefsini ıslâh etmekle ve insanlara Allah için samimiyetle nasihat etmekle meşguldür.

Kişinin samimiyetinin alâmetlerinden birisi, konuşmalarında Ali'yi Veli'yi malzeme yapmaya muhtaç olmayacak bir üsluba sahip olmasıdır!

Her kim, ağzını açtığında; Müslümanları isim vererek eleştiriyorsa, o kimse -babam olsa- amelinden râzı değilim! Şâhid ol yâ Râb!

Hakkı söylemek ile haksızlık etmek arasında ancak bâsiret sahiplerinin görebileceği çok ince bir hikmet çizgisi/sınırı vardır! Kimisi, söylenen haktan hoşnuttur, kimisi ise, hakkın ihkâkını hakâret olarak algılar! Sebep, işte bu çizginin görülüp görülmemesidir!

Müslümanın arkasından atıp tutanlar, kardeşinin ölü etini yemiş gibidirler. Âlimlerin gıybetini yapanlar ise şunu bilsinler ki, âlimlerin eti zehirlidir! Âlimlerin gıybetini yapan insan, hem kendisini hem de aldattığı kimseleri zehirlemektedir!

İnsanların en şereflisi, en kerîmi, en üstünü, en mükerremi:

İnsanların en hayırlısı, Kur'ân hıfzı çok olan, çok Hadîs ezberleyen, çok Usûl ve Furû' kitapları okuyan, gerek hemze ile olan Âlî ilimleri ve gerekse ayn ile olan Âlî ilimleri ikmâl etmiş kimse değil; Allah'a iman ettikten sonra, O'ndan en çok korkan muttakî Müslümandır.

İnsan, iman etmedikçe ya da takvâ sahibi olmadıkça, okudukları, ezberledikleri ve öğrendikleri onu faziletli kul yapmaz. Allah karında insanların en üstünü Allah'tan en çok korkan gerçek ilim, iman, takvâ ve sâlih ameller sahibi olan sâlih kullardır.

Bir mü'min, Allah'tan en çok korkan kullardan olduğu halde, Kur'ân ve Hadîsleri hıfzeden, okuyan, öğrenen, Alet ilimlerini Şer'î ilimleri tahsîl eden bir kimse ise, en hayırlı mü'minlerdendir.

Fakat insanın kalbî yönünü Allah'tan başka kimse bilemeyeceği için, kula düşen de mü'min kardeşini küçük görmemesi, hatta kendisinden daha hayırlı olduğuna hüsn-ü zann etmesi olduğuna göre, Müslümanlar zâhire göre hükmederler; iman ve ilim sahiplerine değer verirler ve hürmet ederler. Rabbim, bizi, Fâtır Sûresinin 28. Âyetinde geçtiği gibi, kendisinden korkan ilim sahiplerinden kılsın.

İlim sahiplerinden (âlimlerden ve ilim tâliplerinden) en çok nefret eden şeytandır; Rabbimiz hiçbir mü'mini, şeytanların sevmediği bu mübârek insanlara buğzetmede insan ve cin şeytanlarıyla aynı safta bir araya getirmesin! Rabbânî ilim sahiplerine ancak şeytan ve dostları buğzeder. İlim sahiplerine buğzedenler, bu günahlarının keffâreti olarak ya kendileri ilim yoluna girsinler ya da çocuklarından birinin âlim olmasını temin etsinler yahut da (genellikle bu ikisinin yapılamadığı bir vâkıa olduğuna göre) Peygamber vârisi olan kimseler hakkında taşkın duygu, düşünce ve sözleri terk edip helâlleşsinler. Kendi rızâsı için sarf edilen bu satırlarının sahibine de, gönülden bu duaya "âmîn" diyenlere de Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, rahmet ve mağfiretiyle muâmele etsin. Âmîn.

 

6- MÜSLÜMAN, MÜSLÜMAN KARDEŞİNİN GIYÂBINDA ONUN İÇİN DUA ETME ALIŞKANLIĞI KAZANMALIDIR:

Peygamberimiz buyurdu:

مَا دَعْوَةٌ أسْرَعَ إجَابَةً مِنْ دَعْوَةِ غَائِبٍ لِغَائِبٍ

“Hiçbir dua; kabul yönünden, ğâibin ğâip hakkında (Müslümanlar birbirlerinin arkasından, haberleri yokken) yaptığı duadan daha hızlı değildir.” (Tirmizî, Birr, 50)

Ey diliyle Müslüman olduğunu söyleyen ama kalbine iman işlememiş kimse!

Peygamberimiz buyurdu:

يَا مَعْشَرَ مَنْ أَسْلَمَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يُفْضِ الإِيمَانُ إِلَى قَلْبِهِ، لا تُؤْذُوا المُسْلِمِينَ وَلا تُعَيِّرُوهُمْ وَلا تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِهِمْ، فَإِنَّهُ مَنْ تَتَبَّعَ عَوْرَةَ أَخِيهِ المُسْلِمِ تَتَبَّعَ اللَّهُ عَوْرَتَهُ، وَمَنْ تَتَبَّعَ اللَّهُ عَوْرَتَهُ يَفْضَحْهُ وَلَوْ فِى جَوْفِ رَحْلِهِ

“Ey diliyle Müslüman olduğunu söyleyen ve kalbine iman işlememiş kimseler! Müslümanları üzmeyin, onları ayıplamayın onların kusurlarını araştırmayın! Her kim Müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa: Allah onun ayıbını ortaya çıkarır. Allah her kimin ayıbını ortaya çıkarırsa, evinin içinde bile olsa onu rezil rüsvay eder.” (Tirmizî, Birr, 85)

Şeytan, Müslümanların arasına fitne sokup, onları birbirine düşürmek ister:

Peygamberimiz buyurdu:

إنَّ الشَّيْطَانَ قَدْ يَئِسَ أنْ يَعْبُدَهُ الْمُصَلُّونَ وَلكِنْ فِى التَّحْريشِ بَيْنَهُمْ

“Şeytan, namaz kılan Müslümanların kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir. Fakat tahrîş (onların arasını açma, aralarına fitne sokma ve birbirlerine düşürme) hususunda ümitlidir.” (Tirmizî, Birr, 25)

 

7-  İMANIN ŞU’BELERİ:

Yolda-sokakta yedikleri-içtikleri şeylerin kutularını, ambalajlarını, kabuklarını, artıklarını yere atanlar!

Yolda insanlara eziyet veren çer çöp vb. atık maddeleri kaldırmak imanın en alt şu’besi ise; o çöpleri yere atmak ne olur? Ve ellerindeki gereksiz şeyleri yollara atanların durumu ne olur?

Temizlik imandandır, Hadîsini; hem insanın bedeninin, elbisesinin, yaşadığı yerin temizliği hem de insanların yaşadığı ortamların temizliği olarak telakkî etmek, medeniyetin gereğidir. Herkes, evinin, dükkânının, bağının, bahçesinin, tarlasının, arsasının ve arazisinin önünü temiz tutarsa her yer temiz olur! İnsan, yaşadığı var olduğu mekânların maddî ve mânevî temizliğinden mes’ûldür!

Bir beldede çöp tenekelerinin varlığı ve çokluğu, orada medeniyetin varlığının alâmetidir; çöp tenekelerinin yokluğu ve azlığı ise medeniyetten mahrûmiyyetin bir göstergesidir. Çöp tenekesi olmayan yerlerde elimizdeki atık maddeleri uygun bir yere koymamız gerekir.

Müslüman; elindeki çöpü yola atmaz! Bilâkis, yoldaki çöpü alır ve insanları bir eziyet ve sıkıntıdan kurtarır. Bu sâlih ameli, insanlar buna layık mı değil mi diye düşünerek değil, Allah için yapar. Zira bilir ki, imanın en aşağı şu’besi yollarda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırıp, uygun yere (çöp tenekelerine) atmaktır.

İman altmış küsur yahut yetmiş küsur şu’bedir:

Peygamberimiz buyurmuştur: “İman yetmiş küsur yahut altmış küsur şu’bedir. Bunların (bu şu’belerin) en faziletlisi (üstünü) Lâ İlâhe İllallah demek, en aşağısı ise yolda rahatsızlık veren şeyleri kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir su’bedir.” (Müslim, Îmân, 58)

Buhârî rivâyetine göre, iman altmış küsur şu’bedir: “İman altmış küsur şu£bedir. Hayâ da imandan bir şu’bedir.” (Buhârî, Îmân, 3)

Müslim’in diğer rivâyetine göre ise, iman yetmiş küsur şu’bedir: “İman yetmiş küsur şu’bedir. Hayâ da imandan bir şu’bedir.” (Müslim, Îmân, 57)

Tirmizî’nin rivâyetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “İman altmış dört bâb (kısım)dır.” (Tirmizî, Îmân, 6) Bu rivâyette, “altmış küsur” diye bir şüphe ifadesi olmadan “altmış dört bâb (çeşit, kısım)” diye rivâyet gelmiştir.

Âlimler, imanın altmış küsur şu’be mi yoksa yetmiş küsur şu’be mi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Kâdî Iyâz’a göre, diğer rivâyetlerde diğer râvîlerin de rivâyet ettikleri gibi, imanın altmış küsur şu’be olmasıdır, demiştir. Şeyh Ebû Amr b. Es-Salâh, Süheyl rivâyetinde görülen şüphe, Süheyl’den kaynaklanmaktadır, demektedir. Buna “Şekkü’r Râvî” denir. Ayrıca Müslim’in rivâyetinde “yetmiş küsur yahut altmış küsur” şeklinde şüpheli şekilde yapılan rivâyettan başka, Süheyl’den şüphe olmaksızın “yetmiş küsur” şeklinde de rivâyet olunmuştur.

İbn-i Salâh’a göre, işi sağlam tutmak ve ihtiyat bakımından daha münasip olanın, daha az şu’beyi söz konusu eden rivâyeti tercih etmenin daha yerinde olduğudur. Başka âlimler de, daha çoğunu söz konusu eden rivâyeti tercih etmişlerdir. Çünkü âlimler demişlerdir ki; hüküm, fazla olanı, kesin olarak hıfz edip, rivâyet eden kimsenin lehine verilir.

Şu’be; bir şeyin parçası, bölümü demektir. İmanın, altmış küsur yahut da yetmiş küsur şu’be olarak pek çok hasletleri bulunmaktadır. Bu şu’belerin en üstünü Lâ İlâhe İllallah Kelime-i Tevhîdini kalben ve kavlen tasdîk etmektir. İmanın şu’beleri içinde “yolda insanlara (ve diğer canlılara) eziyet veren şeyleri kaldırma” ameli sayılmak suretiyle, -Şerîatın zâhir ifadelerine göre- iman, ameller hakkında da kullanılmaktadır. Çünkü imanın kemâli, sâlih amellerle ve tamama ermesi de itaatlerle gerçekleşir. Görünen veya görünmeyen sözlü ve fiilî tüm ibâdetler, imanın bu şu’belerine dâhildir.

Hadîs’te geçen küsur anlamındaki بِضْع kelimesi; genelde üç ila on arası sayılar hakkında kullanılır. Bazıları, üç ila dokuz arası olduğunu söylemiştir. İki ila on arası, on iki ila yirmi arası olduğu da söylenmiştir. El-Halîl, بِضْع kelimesinin “yedi” olduğunu söylemiştir.

İmam, Hâfız Ebû Hâtim b. Hibbân dedi ki: "Bir müddet bu Hadîsin anlamını adım adım takip ettim, (iman kapsamına giren) itaatlerin sayımını, dökümünü yaptım. Bunların burada belirtilen sayıdan çok daha fazla olduklarını gördüm. Bu sefer Sünnetlere döndüm, Rasûlullah’ın, imandan saydığı itaatleri saydım. Bunların da yetmiş küsurdan az olduklarını gördüm. Yüce Allah’ın Kitâbına döndüm, onu dikkatle (tedebbür ile, Âyet-Âyet düşünerek) okudum. Yüce Allah’ın imandan saydığı her bir itaati saydım. Bunların da yetmiş küsurdan eksik olduklarını gördüm. Kitaptakileri, Sünnettekilere ekledim, tekrar edilenleri düştüm. Bu sefer Yüce Allah’ın ve Peygamberinin imandan diye saydığı şeylerin tamamının yetmiş dokuz şu’be olduğunu, ne fazla ne eksik olmadığını gördüm. Böylelikle Peygamber aleyhisselâm’ın, bu sayının Kitap ve Sünnetteki rivâyetlerde yer aldığını kastetmiş olduğunu anladım.” (El-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, C: 2, S: 4, 5)

Ebû Hâtim bunları "Vasfu’l Îmân ve Şuabuhu" adlı kitabında zikretmiş ve imanın yetmiş küsur şu’be olduğunu rivâyet edenlerin rivâyetlerinin sahîh olduğunu belirtmiştir.

İmanın Şu’beleri:

1- “Lâ İlâhe İllallah”.

2- Hayâ

70- …

79- Yolda insanlara rahatsızlık veren şeyleri kaldırmak.

İmâm Beyhakî rahimehullâh da, “el-Câmi’ fî Şuabi’l-Îmân” adlı eserinde imanın şu’belerini şu yetmiş yedi maddede toplamıştır:

1- Allah’a iman (Tevhîd).

2- Allah’ın rasûl ve nebîlerine (elçilerine) iman.

3- Meleklere iman.

4- Kur’ân-ı Kerîm’e ve ondan önce inen bütün kitâblara iman.

5- Kadere, hayrın ve şerrin Allah Azze ve Celle’den olduğuna iman.

6 - Âhiret gününe iman.

7- Öldükten sonra tekrar dirilmeye iman.

8- İnsanların yeniden dirildikten sonra kabirlerinden çıkıp mahşer yerinde toplanacaklarına iman.

9- Mü’minlerin âhiretteki yurdunun cennet, kâfirlerin yurdunun da cehennem olduğuna iman.

10- Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı sevmenin vâcibliğine iman.

11- Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan korkmanın vâcibliğine iman.

12- Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan ümit etmenin vâcibliğine iman.

13- Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya tevekkül etmenin vâcibliğine iman.

14- Rasûlullâh aleyhisselâm’ı sevmenin vâcibliğine iman.

15- Rasûlullâh aleyhisselâm’a saygı göstermenin vâcibliğine iman.

16- Kişinin küfre düşmektense ateşe atılmaya razı olacak kadar dinine düşkün olması.

17- İlim öğrenmek.

18- İlmi yaymak.

19- Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmek, öğretmek, hadlerini ve hükümlerini korumak, helâlini haramını bilmek, Kur’ân ehline ve hâfızlarına saygı göstermek sûretiyle Kur’ân-ı Kerîm’e saygı göstermek.

20- Temizlik.

21- Namaz.

22- Zekât.

23- Oruç.

24- Hac.

25- İ’tikâf.

26- Allah Azze ve Celle yolunda cihâd.

27- Allah Azze ve Celle yolunda cihâd için hazırlık yapmak.

28- Düşman karşısında sağlam durmak, savaş meydanından kaçmamak.

29- Ganimetin beşte birini devlete ve ganimet memurlarına teslim etmek.

30- Allah’a yaklaşmak için köle azat etmek.

31- İşlediği suçlar için keffâret ödemek.

32- Anlaşmalara bağlı kalmak.

33- Allah’ın nimetlerini saymak ve bunların şükrünü eda etmek.

34- Dili gereksiz konuşmalardan korumak.

35- Emânetlere riâyet etmek ve onları ehline vermek.

36- Adam öldürmenin ve cinâyet işlemenin haramlığı.

37- Zinânın haramlığı ve iffetli kalmanın vâcibliği.

38- Haram mala el sürmemek.

39- Helâl olmayan yiyecek ve içeceklerden sakınmak.

40- Giyecekler, süsler, kaplar ve bunlardan mekrûh olanlar.

41- Şeriata aykırı oyun ve eğlencelerin haramlığı.

42- Harcamalarda iktisatlı olmak ve haksız yere başkasının malını yemenin haramlığı.

43- Kin, haset ve benzeri şeyleri terk etmek.

44- İnsanların ırz ve namuslarının saygınlığı ve onlar hakkında dedikodu yapmanın haramlığı.

45- İhlâslı olmak ve riyâyı terk etmek.

46- İyilik yapınca sevinmek, kötülük yapınca üzülmek.

47- Bütün kötülükleri tevbe ile tedavi etmek.

48- Kurban kesmek.

49- Müslüman yöneticilere itaat etmek.

50- Hak olan cemaatten ayrılmamak.

51- İnsanlar arasında adâletle hükmetmek.

52- İyiliği emredip kötülükten sakındırmak.

53- İyilik ve takvâda yardımlaşmak.

54- Hayâ.

55- Anaya babaya iyilik etmek.

56- Akraba ile ilişkiyi koparmamak.

57- Güzel ahlâk.

58- Kölelere/emri altında çalışanlara iyi davranmak.

59- Efendilerin kölelere hakkını vermesi.

60- Çocukların ve ailenin hakları.

61- Müslümanların birbirlerine yaklaşmaları, dostlukları, selâmı aralarında yaymaları ve musâfaha etmeleri.

62- Selâma karşılık vermek.

63- Hastaları ziyaret etmek.

64- Ehli kıbleden ölenlere dua etmek.

65- Aksırıp da “Elhamdülillah” diyenlere “Allah sana merhamet etsin” diye dua etmek.

66- Kâfirlerden bozgunculardan uzak durmak, onlara sert davranmak ve onlarla ilişkiyi kesmek.

67- Komşuya ikram etmek.

68- Misafire ikram etmek.

69- Kusur işleyenlerin kusurlarını örtmek.

70- Musibetlere ve nefsin zevk ve arzularına sabretmek.

71- Zühd ve kısa emel.

72- Eşini kıskanmak ve deyyusluğu terk etmek.

73- Boş şeylerden yüz çevirmek.

74- Cömertlik ve eli açık olmak.

75- Küçüklere merhamet, büyüklere saygı göstermek.

76- İki kişinin arasını düzeltmek.

77- Bir adamın kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemesi, kendisi için nefret ettiği şeyden kardeşi için de nefret etmesi.

Beyhakî’nin bu eserinin muhtasarının Türkçe tercümesi piyasada bulunmaktadır.

Bu sayılanlar imanın şu’beleridir ve bu şu’belerde İslâm bir araya getirilmiştir. Kâmil bir imana sahip olarak dünyâ ve âhiretin tüm iyiliklerine kavuşmak için bu şu’belerin tamamı ile amel etmek gereklidir.

Allah en iyi bilendir.

 

8- TEFEKKÜR FARZDIR (RADYODA HADİS SOHBETİ)

Bugün bir meşguliyetim esnasında radyoyu açtım. Frekansın birinde banttan yayınlanan bir Hadîs sohbeti var. Dinlemeye başladım. Konuşmacı hoca, "insan, dünya zevklerini (hubbu'ş şehevât/şehvetlerin sevgisi)ni hedef hâline getirmemeli, bunlara aldanmamalı, kendini bunlara kaptırmamalı yani âhiret hesabı olmadan dünya kazanımlarını hedefleyerek bir hayat yaşamamalı" meâlinde sözler sarf ediyor... Etmesine ediyor ama bu sözleri sarf ederken; birden –Radyonun ana kumanda masasındaki gençler- Hadîs sohbetini kesiyorlar ve reklamlara giriyorlar. Hadîs dinleyeyim diye durduğum frekans bana reklamlar dinletiyor. Sohbet esnasında programın kesilerek reklama gidildiğini yani Hadîs sohbetinin bitmediğini ve devam edeceğini sonradan anlıyorum. Zira daha sonra sohbet kaldığı yerden devam ediyor...

Birileri, Hadîs sohbeti yaparken bile dünya çıkarları düşünülür mü? Diyebilir. Bari, o esnada insan, şuurlu ve anlayışlı olmalı ki, dinleyicilerin, Peygamberimizden gelen Hadîsleri güzelce dinleyip tefekkür etmelerine mâni olunmasa, o huşu bozulmasa! Denilebilir. Gerçek şu ki, böylesi bir programda bile insanın aklı dünya menfaatinde olabiliyormuş! Hem de konuşulanların tam hilâfına! Nasıl mı? Gelelim o reklamlara... Radyoda bir vâveylâ kopuyor sanıyorsunuz. Bol gürültülü bir ambiyans altında deniliyor ki: "Tesettürde moda... Modayı takip edenler ve zevkini bilenlerin adresi!.. Herkese, her keseye göre renkli, câzip, kaliteli ve hesaplı!" Estağfirullah! Hoca az önce modayı eleştirmedi mi? Sömürü düzeni Kapitalizm'in tuzaklarından olduğunu söylemedi mi? Zevkini, şehvetini, dünya çıkarlarını ve kişisel menfaatlerini kendisine yol, yön ve rota edinenlerin, âhiretten uzaklaştıklarını söyleyerek uyarmadı mı? Bu reklam neyin nesi? Hem de Hadîs dersini bölme pahasına! Radyonuzun bir yayın politikası olabilir, bunlar size göre belki câizdir; ama konuşmasını yayınladığınız kişinin söylediklerine muhâlefet etme pahasına yaptığınız bu âmiyâne ve tutarsız davranışın mantığı nedir? İşin aslı, yayın politikası böylesine şuursuzluk üzerine kurulu olan bir radyoda Tefsîr ve Hadîs sohbeti yapmanın mantığını da çözmek zor! Tefekkür bir kişiye değil, her kişiye fayda sağlamalıdır.

Daha sonra ne mi oldu? "Hadîs dersleri devam ediyor" anonsuyla tekrar sohbeti yayınlamaya devam ettiler! Hoca da, önceki konuşmalarına devam etti.

Allah'tan; basîret, anlayış, şuur, hidâyet, salâh ve takvâ vermesini diliyoruz. Hiç olmayanlara nasip buyursun, olanların da iyiliklerini artırsın.

 

9-  EĞİTİM AİLEDE BAŞLAR:

BİR ÇOCUĞUN İLKOKULU, AİLESİNDE ÖĞRENDİĞİ İLK BİRİKİMLER DÖNEMİDİR. HER ÇOCUĞUN İLK ÖĞRETMENLERİ ANNESİ VE BABASIDIR.

Edep, hayâ, iffet, takvâ, cömertlik, fedakârlık, merhamet, yumuşak huyluluk, affedicilik vb. mânevî ve ahlâkî değerler, karakteristik özellikler genelde küçüklükten itibaren aile ortamında öğrenilir. Şöyle ki; anne ve babasından cömertliği gören ve öğrenen bir çocuk da, yarın yetişkin olduğunda cömert olmaktadır. Anne-babasından cimriliği, eli sıkılığı ve pintiliği gören bir çocuk da genelde ileriki yaşlarında cimri ve eli sıkı bir şahsiyet haline gelmektedir. Annesi ya da babası sigara içen bir çocuk da –kendisine "içme!" denilmesine rağmen- genellikle sigara içmektedir. Ama ebeveyni sigara içmeyen bir çocuk kötü arkadaş ve kötü çevre edinmedikçe genelde sigara içmemektedir. Bu da, sözlü ve ezberci eğitimden çok, fiilî, amelî eğitimin daha etkili olduğunun bir göstergesidir. Giyim-kuşam, tesettür gibi durumlar da genelde böyledir. İçki, kumar, fâiz, rüşvet, gıybet, sû-i zann, iftira, yalan konuşma ve haram yeme gibi münkerlerin işlendiği aile ortamları da böyledir. Aksi de olabilir elbet. Ama kötülüğü gören çocuklar, temyiz yaşında olmadıkları için kötülüğü “iyilik” sanıp onu içselleştirmektedirler ve onu kişilik hâline getirmektedirler. Daha sonra okuduğu ve duyduğu iyilik nasihatleri onun için teorik bir bilgiden ve entelektüel görünmeye yarayan ma’lûmatlardan öte fazla bir anlam taşımamaktadır! Gerçek olan bir söze -sırf o özelliği taşımadığı için- “itiraz etmek adına itiraz eden” kişilere deriz ki; elbette bataklıkta bile gül yetişebilmektedir; bunu inkâr edenimiz yoktur! Fakat biz bataklıkta olmadığımız halde bunca hayırlardan ve güzelliklerden mahrûm olarak yaşamaya hakkımız yoktur! Kendimize, başkalarına ve yarın bizi örnek alacak evlatlarımıza haksızlık etmemeliyiz! Aile ortamı; çocuklar için hayat boyu öğrenecekleri bilgi, görgü, duygu, düşünce, inanç ve fikirlerin âdeta temel eğitimi anlamındaki ilkokuldur, hayat okulunun ilk basamağı hatta temelidir. İlkokul; 5, 6 ve 7. yaşında başlayan süreç değildir! İlkokul, bu yaşlardan önceki dönemde yani doğumdan beş yaşına kadar geçen sürede aileden görülüp öğrenilen birikimlerdir. İnsan kişiliğinde en önemli dönem işte bu zaman dilimidir! Daha sonra insan ne elde ederse etsin, mânevî değerlerden yoksun oldukça belki bir Einstein, bir Edison, bir Graham Bell olabilir ama bir Muâz b. Cebel, bir Ebû Hüreyre, bir İbn-i Abbâs, bir İbn-i Mes'ûd, bir Hz. Ebû Bekir, bir Hz. Ömer, bir Hz. Osman ve bir Hz. Ali olamaz! Olması gerekenden uzaklaştıkça, insanın yaklaştığı ve elde ettiği şeyler dünyevî kazanımlar ve dünyevî değerlerle sınırlı hedefler olacaktır. Ana-babaya hürmeti öğrenemeyen evlat istediği kadar kariyer yapsın; ne anlamı vardır? Cömertliği öğrenememiş bir adam, istediği kadar zengin olsun, servetine servet katsın; ne kıymet ifade eder? Mânevî değerlerden uzaklaşma, bütün kötülüklerin başlangıcıdır. Yozlaşma ya da dejenerasyon denen kelime, tam anlamıyla fıtrattan gelen iyilikleri ve güzellikleri yitirmektir. Hayatta boşluk olmayacağı için, giden güzel hasletlerin yerine çirkin huy ve ameller gelmektedir. Bunu kimse istemez aslında! Ama istemese de bir şekilde ahlâkî ve mânevî anlamdaki yozlaşma tüm dünyada ilgi ve iltifat görmektedir. Hem de moda adı altında değişik ambalaj ve sloganlar ile piyasaya sürülmektedir! Rabbim, insanlığı fıtrî erdemlerden ve İslâmî hasletlerden uzaklaştırmasın ve hepimizi korusun.

 

10- BİR MUAMMADAN BAHSEDER GİBİ, İSLÂM'DAN SÖZ ETMEK!

Dini, anlaşılmaz örgülerle düğümlü bir muamma ve bir bulmaca gibi göstermeye çalışanlar, dini ancak bazı insanların anlayabileceğini ve çözebileceğini iddia edenler, din adına insanlara hitap ederken anlaşılmaz tabirlerle, sanki bulmaca gibi konuşmaya kendilerini zorlayanlar; lütfen ağızlarından çıkan bu sözler üzerinde düşünsünler! Dinin anlaşılması ve anlatılması zor değildir! Dini bilmek başka, dinin delillerini ayrıntılı olarak öğrenmek başka şeydir. Herkes aynı anlayış, kavrayış, ilmî ve îmânî seviyeye sahip olmasa da, herkes dinin esaslarını bilebilir ve bu bilip inandıklarına uygun bir i’tikatla Âyetler-Hadîsler okur, kitaplar okur ve okuduklarını da edebini muhafaza ederek konuşabilir. Eskiler “Eşhedü”ye, “bilirim ve bildiririm ki” diye anlam verirlerdi. Şâhid olunan iman esasları ve İslâm’ın hükümleri elbette ki bilinip iman edildikten sonra, bildirilecektir. Önemli olan, bilinmeyen konularda konuşmamaktır. İnsan her şeyi bilemez, her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır. Allah ise, her şeyi bilendir ve insanlara bildiklerini bildirendir. İlim, Allah için olursa kul, muttakî olur. Hakkı söyler, Hakk Teâlâ adına söyler, bilmediği konularda da Hakk’ın rızası için “bilmiyorum” der. “Bilmiyorum” diyen insanda Allah’ın dilediği kadar az-çok hikmet vardır. Ama hiç susmayan devamlı konuşan ve hayatında “bilmiyorum” dediğine şahit olunmayan kimse ise, genelde takvâlı olmak yerine, kendisini konuşmak için zorlayan kişidir. İnsan, konuşmak ve cevap vermek isterse yalan-yanlış, doğru-yarı doğru, eksik-fazla, alâkalı-alâkasız pek çok cümleler kurabilir. Ama istenen şey bu değildir! Tam olarak bildiğine kanaat etmedikçe susmak takvâdır! Rabbim, bizleri, okumasını, dinlemesini, amel etmesini, şuurlu olmasını bilenlerden eylediği gibi, gerektiğinde, bilmediği meselelerde susmasını bilenlerden de eylesin.

 

11-  İBN-İ KAYYİM: "ŞEYHU'L-İSLÂM'I SEVERİZ; AMA ..."

İbn-i Kayyim el-Cevziyye rahımehullah şöyle demiştir:

شيخ الإسلام حبيب إلينا والحق أحب إلينا منه وكل من عدا المعصوم فمأخوذ من قوله ومتروك

"Şeyhu'l-İslâm'ı (İbn Teymiyye’yi) -rahımehullah'ı- çok severiz; ama hakkı ondan daha çok severiz. Günah işlemekten ma'sûm olan Rasûlullah aleyhisselâm'ın hâricinde herkesin sözü alınabilir de, terk edilebilir de." (Medâricu's Sâlikîn, C: 2, S: 37)

Başka bir yerde İbn-i Kayyim rahımehullah söyle demiştir:

شيخ الإسلام حبيبنا ولكن الحق أحب إلينا منه

“Şeyhu’l-İslâm'ı severiz; ama hakkı ondan daha çok severiz” (Medâricu's Sâlikîn, C: 3, S: 394)

 

12-  TANIDIĞIMIZ TÜM İNSANLARIN GIYÂBIMIZDA BİZİM İYİLİĞİMİZ İÇİN DUA ETMESİNİ İSTEMEZ MİYİZ?

Bunu kim istemez ki! Ama kaçı, bizim için dua ediyordur acaba, değil mi?

Zira başkasının arkasından dua edecek kimsenin iyi bir insan olması gerekir. Kalbî hastalıkların arttığı bir dönemde bu sâlih amele sahip olabilmek sanıldığı kadar da kolay değildir!

Fakat o kadar da umutsuz olmaya ve üzülmeye gerek yoktur! Bu müstecâb (kabul edilen/kabule yakın olan) duaya nâil olmak zor ve imkânsız değildir!

Şöyle ki; nasıl ki tanıdığımız her bir insanın bizim hayrımıza dua etmesini istiyor ve bekliyorsak; insanlardan beklenti içinde olmayı bir yana bırakıp, biz, insanların hidâyeti, selâmeti, âfiyeti, musibetlerden uzak olması, kötü sıfatlardan kurtulması, fitne, fesat ve zulümden uzak olması için onlar için özel dualar yapabiliriz.

Bunu yapacak zaman ve fırsat bulamadığımızı, dilimizin bu güzel dualar için dönmediğini söyleyerek kendimizi kandırmayalım! Hayatın her adımında karşılaştığımız, tanıdığımız-tanımadığımız herkesin lehine özel dua etme imkân ve fırsatlarımız o kadar çoktur ki. Eğer biz, Müslümanlar için böyle dualar edersek, mutlaka bir melek bizim için yani kardeşine gıyâbında dua eden kimse için: "Âmîn, Allah sana da bir mislini versin" diyecektir.

“Gıyâbında kardeşine dua eden her bir Müslüman kula mutlaka melek de: ‘Sana da onun misli olsun’ der.” (Müslim, Zikr, 86)

“Kim kardeşine gıyâbında dua ederse onunla görevli olan melek: ‘Âmîn, sana da onun misli olsun’ der.” (Müslim, Zikr, 87)

“Müslüman kişinin kardeşine gıyâbında yaptığı dua kabul olunur. Onun başının yanında görevli bir melek olur. Kardeşine hayır ile her dua ettiğinde onunla görevli olan melek: ‘Âmîn, sana da onun misli olsun’ der.” (Müslim, Zikr, 88)

Ayrıca şu Âyetleri okuyunuz: İbrâhîm: 41; Muhammed: 19; Haşr: 10.

İnsanlardan gıyâbımızda hayır duaları göndermelerini beklerken; Allah’ın lütfuyla, günah işlemeyen, emrolundukları şeylerde Allah’a isyan etmeyen ve devamlı Allah’a itaat üzere olan meleklerin dualarından müstefîd olduk. Ma’sûm meleklerin dualarını kazandık. Görüldüğü gibi, bu o kadar da zor değilmiş.

Bu şuura erersek, her Müslüman din kardeşi için gıyâbında-huzurunda onun için dua edecektir. Sonuçta kendisi için de dua etmiş olacaktır. Herkesin birbiri hakkında gizli-açık dua ettiği bir toplumda kötülük, fitne, fesat, gıybet, kötü zanlar ve iftira gibi münker ameller yer edebilir mi?

"Hakkımda ne düşünüyorsan Allah sana on mislini versin" diye dedelerimizden bize intikal eden bir söz vardır. Bu söz, başkaları hakkında kötü düşüncelere sahip olmaktan sakındıran ve iyiliği teşvik eden bir uyarıdır.

Bir hikâye vardır. Anlatıldığına göre, zamanın padişahı, birbirine hasım olan iki adamı huzuruna çağırmış. Onlardan birine: "dile benden ne dilersen" demiş. "Ama her ne dilersen, düşmanına onun iki mislini vereceğim" diye de eklemiş. Adam hiç düşünmeden: "tek gözümü çıkar padişahım" demiş! Padişah şaşırmış: "neden?" demiş. Adam: "böylece düşmanımın da iki gözünü çıkartacaksınız" diye karşılık vermiş.

Bu kıssadan şu hisseyi çıkarmak zor olmasa gerek. İçinde kötülük olandan iyilik zuhûr etmez. Çünkü kendisine bile hayrı olmayanın başkasına da hayrı dokunmaz. İnsan, kötü düşüncelerden arınmadıkça, düşünce ve dilekleri de kötülük ve münker işler için olur. Hatta mutlaka yerine gelecek tek dilek hakkı bile olsa, o hakkını kötülük için kullanır! Dünyanın devamı ve salâhı, iyi insanların var olmasıyla da yakından ilişkilidir. İyi insanlar da, üzerlerine düşeni yapıp, tanıdıkları-tanımadıkları herkes için dua etmelidirler. Lâkin bunu her kişi yapamaz; ancak er kişi, sâlih insan yapabilir. Peygamberimizin bildirdiği gibi; dua ibâdetin ta kendisidir ve dua ibâdetin özüdür. İbâdet ehli olan kullar, dua konusunda gaflet etmezler…

Duanın gücünü ve tesirini hafife almamak gerekir. Duadan iyilik yolunda istifade etmeliyiz. Unutmayalım ki, iyiliklere, nefsî davranışlarla değil, affetmekle ve olgun davranış biçimleriyle ulaşabiliriz.

Müslümanlar için, onların haberleri yokken binlerce dualar edebiliriz. Akîdesi bozuk kimseler ya da gayrimüslimler içinse, onların hidâyetleri için dua edebiliriz. Bebekler, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, akıl hastaları vs. İnsanlarla karşılaşıp da onlar için dua etmeden geçip gitmek büyük bir gaflettir! Bu gafletten kurtulmak adına, onların gıyâbında sessizce dua edelim; hem de, onların hiç haberleri yokken. Sadece Allah’ın şâhid olduğu ve bildiği samimi dualarla Allah’a yakaralım! Şâhid olarak Allah yeter!

Dua ehli olmak duasıyla... 

 

13-      NEVEVÎ KELİMESİNİN NİSPETİ NERESİDİR?

Dün, yakın iki kardeşimiz, İmam Nevevî’nin “Nevevî” diye tanınan isminin nispetinin neresi olduğunu sormuşlardı. Bunu kısaca açıklayalım ve bu kelimenin nasıl ism-i mensûb yapıldığını da hatırlatalım.

İmam Nevevî Hicrî 631 (M. 1233) yılında Şam (Dımeşk)’ın güneyindeki نَوَى Nevâ köyünde doğmuştur. Bu nedenle doğduğu yere nispetle “Nevâlı” anlamına gelen النَّوَوِى “Nevevî” olarak isimlendirilmiş ve bu şekilde tanınmıştır. Nispet bir şahsın tanınması, aynı isim, künye, lakabı taşıyanlardan ayırt edilmesi açısından çok önemlidir.

İmam Nevevî'nin künyesi "Ebû Zekeriyyâ", lakabı ise "Muhyiddîn"dir.

Peki, Nevâ kelimesinden ism-i mensûb nasıl yapılmaktadır?

نَوَى Nevâ kelimesinin sonunda bulunan illet harfi olan ى “yâ”, و “vâv” harfine dönüştürülmektedir (çünkü sonunda elif ve yâ bulunan harfler vâv’a çevirilir ve kesre kılınır); bu harfin mâkabli (öncesindeki harf) fetha kılınırken (Bu kelimede vâv’a çevirdiğimiz harfin öncesi fetha olduğu için ek işlem yapmıyoruz. Ama kâidenin tam anlaşılması için bu bilgiyi verdik. Örneğin; عَلَوِىٌّ "Alevî", عَلىٌّ “Ali” kelimesinden türetilmiştir. عَلَوِىٌّ “Ali’ye mensûp” anlamındaki kelimenin türetildiği "Ali" عَلىٌّ kelimesinde yâ’dan önceki harfin yani lâm’ın harekesi kesre olduğu için; bu kelimenin ism-i mensûbunu yaparken bu harfin fetha kılınması gerekmektedir), mâba’dine (sonrasındakine) ise ىٌّ şeddeli bir nispet yâ’sı getirilmektedir. Ve نَوَوِىٌّ olmaktadır. Anlamı “Nevâlı” demektir.

 

14- DİNİ, ALLAH'TAN ÖĞRENMEK İLE ALLAH'A DİN ÖĞRETMEYE KALKIŞMAK İKİ ZIT DAVRANIŞ BİÇİMİDİR!

Rabbimiz buyurdu:

"De ki: Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Hâlbuki Allah, göklerde ve yerde bulunanları bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." (Hucurât: 16)

DİNİN SAHİBİ ALLAH'TIR. İNSAN, KENDİNİ DİNİN SAHİBİ OLARAK GÖRDÜĞÜ ZAMAN; DİNİ, KENDİ MÜLKÜ GİBİ KULLANIR, DİN ÜZERİNDE DİLEDİĞİ GİBİ TASARRUFTA BULUNUR, DİNİ KENDİ ARZUSUNA UYDURUR, ONA İLAVELER YAPAR, ÇIKARTMALARDA BULUNUR, KENDİ ARZULARI VE ÇIKARLARI İÇİN BİRKAÇ DÜNYA MENFAATİ UĞRUNA ONU SATAR!

İşte bunların olmaması için, din üzerinde tek ve mutlak söz sahibi olarak Allah'ın kabul edilmesi, O'na iman edilmesi, ona dayanıp güvenilmesi ve sadece O'na ibâdet edilip, O'nun rızasının hedeflenilmesi yani dinde ihlâslı olunması gerekir. Allah’a ibâdet ederken, Allah ile araya aracılar yerleştirip, o varlıkların rızasını hedefleyerek, onlara itaat ve kulluk ederek, Allah’ın hâs kulu olmayı düşünmek ve amaçlamak bâtıldır. Zira din, Allah’ın ise –ki öyledir-, o dinde söz sahibi, hüküm ve tasarruf sahibi de O’dur. İbâdet de yalnızca O’na yapılmalıdır. Çünkü yaratan, yaşatan, rızık veren, öldüren, dirilten, hesaba çekecek olan O’dur. Allah ile kul arasında bir “ara” bir “boşluk” yoktur ki, o arayı, o boşluğu dolduracak insanlara, teşrifatçılara ve yardımcılara ihtiyaç olsun. Kaldı ki, Allah her şeye güç yetirendir, ortağı yoktur ve insana şah damarından daha yakındır. Allah, kullarının kendisine kulluk etmelerinde, dua etmelerinde ve ihtiyaçlarını arz etmelerinde bazı kullarının yardımına muhtaç olabilir mi?

Dini sadece Allah’a hâs kılmak; hâlis yani katışıksız, saf, Tevhîd’e ve vahye dayalı olan, sahibi Allah olan, Allah için olan İslâm’a tâbi olmak demektir. Allah’ın dini üzerinde kimsenin hüküm belirleme hakkı olamaz. İnsan, vahye dayalı olan Allah’ın dinine bağlanmadıkça, dinini Allah’tan almadıkça, o din üzerinde ya kendisi bir takım tasarruflarda bulunacaktır ya da aracı ortaklarının uydurduğu dindarlık anlayışını “hak din” zannedecektir. Yüce Rabbimiz, Kur’ân’da bu noktaya müteaddid defalar dikkat çekmiştir. (Dini yalnız O’na hâlis kılmak tabiri hakkında bkz: Nisâ: 146, A’râf: 29, Zümer: 2, 11, 14; Mü’min: 14, 40; Ankebût: 65, Beyyine: 5)

Allah Sübhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Kitabın indirilmesi mutlak galip, her işi hikmet dolu Allah tarafındandır. Muhakkak Biz sana Kitabı hak ile indirdik. O halde, Allah’a dini yalnız O’na hâlis kılarak ibâdet et. Uyanık olun! Hâlis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veli (dost, ilâh)lar edinenler: ‘Biz bunlara, ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz’ (derler). Muhakkak Allah ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidâyet vermez.” (Zümer: 1, 2, 3)

Din'i, Allah'a hâs kılmaktan maksat; hâkimiyyet, hüküm ve emir konularında kişinin Allah’tan başkasına boyun eğmemesi, ihlâslı bir şekilde yalnızca Allah’a itaat etmesi, kullukta bulunması, bunun sonucunda da, Allah‘ın emirlerinin aksine, Allah’tan başkasına asla itaat etmemesi demektir. Din’i Allah’a hâs kılana muvahhid (Allah’ı birleyen, Tevhîd akîdesine iman eden, mü’min) dendiği gibi; Allah’ın emir ve hükümlerinin aksine kendi aklına ya da başkalarının aklının mahsûlü olan ideolojilere teslim olan kimseye de müşrik denir. Bu durumda Kur’ân’ın bize bildirdiği din terk edilmiş olur. Allah'ın hükümlerini kabul etmeyen kişi O’nun hükümranlığını da reddetmiş olmaktadır.

Neticede, dini Allah’a hâs kılmayanlar yani modern tabirle özgülemeyenler Allah’tan gelen dini öğrenemezler, hak dini hakkıyla bilemezler ve onu din edinemezler. Allah’ın dininde Allah’a hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi ortak tutmadan ibâdet etme esası vardır. Bu esas zayi edildiği anda şirk ortaya çıkar. Şirkin hortladığı bir durumda ise aracılar, sahte ilâhlar, sahte rabler, sahte dostlar, sahte kurtarıcılar, sahte şefaatçiler hayat sahnesinde yerlerini alırlar. Hayatta hakkın boşalttığı bir yeri hemen bâtıl başka bir şey işgal eder. Zira hayat boşluk kabul etmez.

Bu konuda küçük bir hikâye anlatılır…

Âlimin birisi, talebelerinden birine yarıya kadar su ile dolu bardağı göstererek: “Bu bardak boş mu dolu mu?” diye sual yöneltmiş. O da, suyla dolu olan kısmına nispeten, bir anlamda olumlu bir yaklaşım göstererek: “Su ile dolu!..” diye cevap vermiş. Hoca: “Yanlış söyledin!” demiş. Bu sefer, diğer talebesine: “Bu bardak dolu mu boş mu?” diye sualini yinelemiş. Talebe bir an durmuş ve içinden tefekkür etmiş: Az önce arkadaşım ‘dolu’ dedi ama Hocamız, cevabı yanlış buldu, o halde ‘boş’ diye düşünmüş. Ve: “Boş!..” diye cevap vermiş. Hoca ona da: “Yanlış söyledin!” demiş. Talebeler şaşırmışlar, ‘dolu’ dedik olmadı, ‘boş’ dedik olmadı. O halde bardak dolu mu boş mu? Demişler. Kimileri de: “Acaba bu sorunun cevabında felsefî, gizemli ve bâtınî bir anlam, bir yorum şekli mi var?” diye düşünmeye başlamışlar. Aynen hakkın tam olarak açıklanmadığı her zemin ve zamanda bâtıl fikirlerin zihni meşgul ettiği gibi!.. Ama kendilerine yeni bir sual yöneltilmediği için edeplerinden dolayı o konuda susmayı tercih etmişler ve cevabın ne olduğunu nezâketle Hocalarından sormuşlar. Hocaları demiş ki: “Bardağın yarısı su ile dolu, diğer yarısı ise hava ile dolu…” Yani bardak boş değil!

Bu kıssa bize olumlu bakış biçiminin önemini, bilinmeyen meselede susmanın fazilet olduğunu, görülen şeylerin zâhirlerine göre hemen hüküm verilmemesi gerektiğini, belki de görülenlerin yarısına inanmanın diğer yarısı hususunda da teennî ile hareket edip, araştırma yapmanın ve ehline sormanın gereğini, ayrıca bir sorunun, "neye göre?" yani usûl açısından "nasıl?" ve "hangi yönden?" cevaplandırıacağının da önemli olduğunu öğretmektedir.

Evet, bu hikâyeden öğrendiğimize göre; hayatta boşluk olmadığı gibi; Yüce Rabbimiz, yarattığı varlıkların, canlıların ve insanın hayatında da boşluk bırakmamış, onları boşluğa, girdaba, çaresizliğe itmemiş, başıboş, avare halde, amaçsızca ve rastgele yaşayan varlıklar olarak kendi hallerine terk etmemiştir. İnsan, eğer Allah’ın buyruklarını ve yönlendirmelerini dikkate almaz ise, başkalarının buyruk ve direktiflerine uymak mecburiyetinde kalacaktır. İnsan, sadece Allah’a ibâdet ederek, dini sadece O’na hâs kılarsa “Müslüman/muvahhid” olacak, Allah’ın indirdiği hak dine teslim olmazsa, başkalarının uydurduğu dînî anlayışlara yani felsefî anlamda din teorilerine uyacaktır. Uydurulmuş dine uymak bir anlamda uyutulmak ve aldatılmaktır. İnsan, İslâm dininin sahibinin Allah olduğunu kabul ederek, bu aldatıcıların ayartmalarından ve kendisiyle Allah arasında ilâhlık ve rablik hevesindeki pek çok ilâhçıkların ve rabciklerin tasallutundan kendisini kurtarır, Allah’ın koruması altında olur. Dinini Allah’tan almayanlar ve Allah’ın indirdiği dini başkalarının sözleriyle karıştıranlar, Hucurât Sûresinin 16. Âyetinde geçtiği gibi, Allah’a din öğretmeye cür’et edenler demektir! Allah’a din öğretilir mi? Hâşâ; O, noksan sıfatlardan ve müşriklerin nitelemelerinden münezzehtir, çok Yüce’dir.

Son olarak yine Rabbimize kulak verelim:

"Onlar, Allah'ı bırakıp kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: 'Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' derler. De ki: 'Siz, Allah'a göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?' hâşâ, O, ortak koşmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir." (Yûnus: 18)

"Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, şüphesiz sizin gibi kullardır. Şayet (iddianızda) doğru iseniz, haydi onlara (dua edip) çağırın da size karşılık versinler." (A'râf: 194)

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

 

15- PARA, MAL VE MENFAAT DÜŞKÜNÜ İNSANLARIN RUH HÂLİ:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den rivâyete göre; Peygamberimiz aleyhisselâm buyurdu:

تَعِسَ عَبْدُ الدِّينَارِ وَالدِّرْهَمِ وَالْقَطِيفَةِ وَالْخَمِيصَةِ إنْ أعْطِىَ رَضِىَ وَإنْ لَمْ يُعْطَ لَمْ يَرْضَ

"Dinar (altın), dirhem (gümüş), saçaklı kadife, siyah zencefil kumaş kulu olan kimseler kahrolsun! Böyle kişilere verilirse râzı olur, verilmezse râzı olmaz." (Buhârî, Cihâd, 70; Rikâk, 10)

Peygamberimiz yine şöyle buyurmuştur:

تَعِسَ عَبْدُ الدِّينَارِ وَعَبْدُ الدِّرْهَمِ وَعَبْدُ الْخَمِيصَةِ إنْ أعْطِىَ رَضِىَ وَإنْ لَمْ يُعْطَ سَخِطَ تَعِسَ وَانْتَكَسَ وإذا شِيكَ فلاَ انْتَقَشَ

“Altın kulu, gümüş kulu, dört köşeli ve zencefil kumaş kulu kahrolsun! Böyle kişiye verilirse memnun olur, verilmezse kızar. Böyle (dünya düşkünü) kişi sürünsün; zarara yuvarlansın! Vücuduna diken battığında cımbızla çıkaran bulunmasın!” (Buhârî, Cihâd, 70)

Bu Hadîs-i Şerîfler, para pul, mal mülk ve menfaat düşkünü kimselerin ruh hallerini ifade etmektedir. Peygamberimizin: “Böyle kişilere verilirse râzı olur, verilmezse râzı olmaz” ve “Böyle kişiye verilirse memnun olur, verilmezse kızar” ifadeleri, Yüce Rabbimizin şu buyruğuna mutâbıktır yani Rabbimizin Âyetiyle de örtüşmektedir:

وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِى الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَإِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ

“Onlardan, sadakalar (ın taksimi) konusunda seni ayıplayanlar (sana dil uzatanlar) vardır. Çünkü eğer kendilerine onlardan verilirse hoşnut olurlar. Şayet onlardan kendilerine (istedikleri şey) verilmezse kızarlar.” (Tevbe: 58)

Bu Âyet, Huneyn gazvesi dönüşünde Ci’râne’de Peygamberimiz ganimetleri taksim ederken Hurkus b. Zübeyr’in: “Ey Muhammed, adâletli ol!” demesi üzerine nâzil olmuştur.

Allah Rasûlü: “Yazıklar olsun sana! Eğer ben adâlet yapmıyorsam kim adâletli olabilir? Eğer ben âdil olmazsam, gerçekten zarar ettim, hüsrana uğradım demektir” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer b. Hattâb: “Ey Allah’ın Rasûlü, bırak beni, şu münâfığı öldüreyim” dedi. Rasûlullah: “İnsanların, benim ashâbımı öldürdüğümden söz etmelerinden Allah’a sığınırım. Şüphesiz bu ve onun arkadaşları Kur’ân’ı okurlar ama onların hançerelerinden aşağıya inmez. Okun hedefini delip geçtiği gibi bunlar da ondan (İslâm’dan) çıkıp giderler” buyurdu. (Müslim, Zekât 142; Ayrıca Bkz: Müslim, Zekât, 140, 141) İmam Müslim rahımehullâh bu Hadîsi, “Hâricilerin ve onların sıfatlarının zikri bâbı” başlığı altında kaydetmiştir.

Münâfıkların ve küfür ehlinin inancından, amelinden ve ahlâkından Allah’a sığınırız.

 

16-  GÜNÜMÜZDE KÖTÜ ARKADAŞLARINDAN BİRİSİ SİGARADIR!

Tenhada, açık havada bile sigara içmemek Allah'a saygıdır, takvâdır, ihlâstır, ihsândır. Büyüklerin yanında sigara içmemek büyüklere saygı ve hürmettir. Küçüklerin yanında sigara içmemek ise küçüklere şefkat ve merhamettir. Tenhada sigara içmek nefse zulümdür. İnsanların yanında sigara içmek ise hem nefse hem de insanlara zulümdür. Allah'tan korkan, kendisine ve insanlara saygısı olan kimse sigaraya başlamaz; başlamış olanlar bırakır, tiryaki olanlar ise sigaradan tedricilikle kurtulmak için azmeder ve azaltarak bu illetten kurtulur. Sigaraya özenmek, başlamak, reklamını ve satışını yapmak, çayla-kahveyle güzel gittiğini söylemek gayrimeşrudur ve mezmûmdur. Sigaradan uzak durmak, içilmesine, satılmasına ve reklam edilmesine -imkân ölçüsünde- engel olmak, tiryaki olmayıp özenti olarak içenlerin hemen sigarayı bırakmaları, tiryaki olanların ise, güçleri yetiyorsa bir çırpıda, fizyolojileri izin vermiyorsa, azaltarak, gerekirse psikolog ya da bir uzman gözetiminde bir süreç içinde bu zararlı ve kötü arkadaştan kurtulmak için gayret etmeleri güzel ve övülen bir davranıştır.

 

17-   BİZ, SAHABÎLERİN YAŞADIKLARI DİNİN NERESİNDEYİZ?

Sahâbe ve Biz!...

Allah'a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun...

Sahâbîlerin, Allah ve Rasûlüne itaati nasıl idi, bizim nasıl? Onların, vahye teslimiyetleri ile bizim vahye teslimiyetimiz arasında farklar var mıdır? Onlar, yaşamın asıl amacını ne olarak görürlerdi? Onların, düşünce yapıları, psikolojileri, meselelere yaklaşımları, olayları değerlendirme biçimleri nasıldı? İman ettikleri ile yaptıkları, söyledikleri ile yaşam biçimleri, rızık temini uğrundaki koşuşturmaları ve toplumdaki sosyal statüleri ile vahye teslimiyetleri arasında çelişkiler yaşarlar mıydı? Onlar da nefislerine uyarak fâsid te'vîllere sığınırlar mıydı? Dünyevî hedefler için tavizkâr bir davranış biçimini benimseyerek, eylemleri ile söylemleri, kalpleri ile kafaları, dilleri ile fiilleri birbirine zıt, âdeta beden ülkelerinde çelişkiler ve çatışmalar yaşayarak, kendi iç barışlarını ve esenliklerini sağlamadan, başka insanları selâmete ve Dâru's Selâm (cennet)e davet ederek, âdeta farklı kişilikleri aynı bedende taşıyarak İslâm'ın anlaşılmasının önünde kötü örneklik teşkil ederler miydi?

İşte kısaca bu ve benzeri soruların cevabını öğrenmek adına, o muazzez insanların vahiy karşısındaki duruşlarını ve imandan ne anladıklarını ana hatlarıyla kısaca açıklayacağız. Hakkı, hakikati ile kavramamız ve ancak Allah’a kul olmamız duasıyla...

Rasûlullah'ın Sahâbîlerini saadetli asrın mü'minleri yapan şey; onların, Allah ve Rasûlüne şüphesiz, pazarlıksız, hesapsız, itirazsız, bahanesiz ve tam bir teslimiyetle itaat etmeleri idi.

Ashâb-ı Kirâm, bildikleriyle amel ettikleri içindir ki, Allah ve Rasûlü onlardan râzı oldu.

Onların din anlayışına, kişiliklerinin, psikolojilerinin, dünyevî hesapların, yarın endişelerinin, istikbâl projelerinin, nefsin ayartıcı ve yoldan çıkartıcı vesveselerinin, toplumun değer yargılarının ve çevre beklentilerinin hiçbir dahli/tesiri olmamıştır.

Sahabîler öyle bir iman etmişlerdi ki, onların imandan anladıkları anlayışa göre şu 4 şey anında yapılmalıydı:

1- İman edildiği anda câhiliyyeye ait tüm geçmişini İslâm dairesine girmeden önce kapıda bırakmak... Câhiliyyeye ait inançları, ahlâk ve davranış biçimlerini ve fikirleri yanında getirmemek. Kafa ve kalpte ne varsa hepsini boşaltmak, dışarıda bırakmak yani onları ait oldukları yer olan câhiliyyenin çöplüğüne atmak...

2- Her hususta vahye (Allah ve Rasûlüne) teslim olmak; vahiyden başka kaynağa müracaat etmemek. Her şeyi vahiy ile değerlendirmek.

3- Kültürlü olmak veya dünyada makam elde etmek için değil, amel etmek için öğrenmek, öğrenilen şeylerle de anında amel etmek… İlmi sadece Allah'ın rızâsını elde etmek için öğrenmek.

4- Allah ve Rasûlünün dediklerine şüphesiz ve itirazsız olarak, anında ve içtenlikle tam bir teslimiyetle itaat etmek; akıl, mantık, cedel gibi felsefî yollara sapıp, isyan bataklığına düşmemek.

Sahâbîler, Rasûlullah'ın tebliğ ettiği İslâm dininin hakikatini o kadar güzel anlamışlardı ki, onlardan âlim olmayanlar; yaşamlarını çölde sürdüren bedevîler bile, günümüzde âlim zannedilen kimselerden daha güzel Müslüman; daha âbid, daha zâhid ve daha müttakî kimselerdiler.

Bu iki insan tipi arasındaki ciddi uçurumun nedeni ancak vahye teslimiyet, bilinenlerle amel etme, Allah ve Rasûlüne sadakat gösterme hususlarında samimiyetin olup olmamasıyla açıklanabilir. "Onlar sahâbe idi; biz, onlar gibi olamayız" diyerek, onların yaşam biçimlerini kendileri için örnek olmaktan çıkartan bir anlayış taşıyarak, onların yaşadığı şuurda İslâm'ı yaşama şerefine erişme imkânı bulunmamaktadır! Zira onlar, Allah'a itaati her şeyin önüne almışlar, her şeyin üstünde görmüşlerdi. Tek hedefleri vardı; o da, Allah'ın rızâsını kazanma uğraşı... Onlar, ilimle dünya makamlarını kazanmayı ve nefsânî hedeflere ulaşmayı değil, Allah katındaki şerefli makamları elde etmeyi amaçlamışlardı. İslâm'ın ilk emri "Oku!" Fermân-ı İlâhî'sidir. Emredilen bu okumanın mâhiyetini idrâk edemeyenler, Kur'ân ve Sünnet'te çok şiddetli üsluplarla tehdît edilmişler ve uyarılmışlardır.

Âdeta sonraki asırlarda bazı insanların ilim öğrenme anlayışı, Allah'ın Kur'ân'da sakındırdığı ve ciltlerce kitapları yüklenmiş eşeklere benzettiği kimselerin yolunu izlemek şeklinde olmuştur.

Yani ilim, entelektüel olmak, makam, mevki, şöhret, kariyer, akademik veya fahrî unvanlar elde etmek ya da âlimlerle tartışmak ve "ben bilirim", "ben âlimim" mesajını vermek gibi hedef ve gayelerle öğrenilmeye başlanılmıştır. Bu nedenle de o ilim; sahipleri için bir hayra değil, kendi aleyhlerinde büyük bir vebâle ve günahlar yüklenmeye vesile olmuştur.

Bu tür maksatlarla okuyanlar, Rabbimizin lütfedeceği İslâm fıkhından da mahrum kaldıkları için, meselelere yüzeysel ve nefsânî şekilde yaklaşırlar; yanlış te'vîl ve tefsirler yaparak pek çok kimsenin saptırılmasında rol oynarlar.

Bir kimse Ashâb'ın, Rasûlullah'tan ta'lîm ve terbiye ettiği usûl ve menhec üzerinde ilim öğrenmezse, kötü âlimlerden (ulemâ-i sû') olmaktan kurtulamaz. Âhirette kötü âlimlerin azâbı ise çok çetindir!

Muhakkak ki, sahâbîlerin ilim bakımından en aşağıda olanları bile, bildikleriyle, bildikleri kadar ve titizlikle kulluklarını icrâ ettikleri içindir ki, Allah katında onların dereceleri yükselmiştir. Ve ayrıca Allah onlara bildikleri ile amel ettikleri için, bilmediklerini öğretmiştir. Belki de o avam sahâbîlerin bildikleri hakikatleri ve vahiyden kavradıkları fıkhı, günümüzde kendisini âlim sananlar dahi bilmemektedirler. Zira fıkıh, ancak ehline verilir. Şirk koşanlara ve fısk-u fücûr içinde yüzenlere değil!

Rabbimiz, tüm mü'min kardeşlerimize, Kur'ân'da, sâbikûn ve evvelûn diye tavsîf edilen Muhâcir ve Ensâr kardeşlerimizin İslâm'ı yaşama şuurlarını lütfetsin.

 

18-  BEŞER ZULMEDER, KADER ADÂLET EDER:

Mesela; bir insan başka bir insana zulmeder ama yaptığı kötülük gizli kalır. Her ne kadar insanlar, onun suçlu olduğunu bilmeseler de, Allah bunu bildiği için, o kimsenin başına bir musibet verir. İşte beşer zulmettiğinde, kader bu şekilde adâlet etmektedir. Zâlim bir insana kaderin adâlet etmesiyle yani onu bir şekilde cezalandırmasıyla kul, işlediği suçun günahından kurtulmaz. Dünyada İslâm hukukundaki cezası ne ise onu çeker. Yok eğer, zâlimin suçu âhirete kalırsa, orada cezasını çeker. Dünyada kaderin adâlet etmesi, cezayı hafifletmez. Bu nedenle işlenen günahtan dolayı tam bir pişmanlıkla tevbe etmek ve mazlûm ile helâlleşmek gerekir.

Ecdâdın, "mazlûmun ahı tutmuş" ya da "mazlûmun âhı, indirir şâhı" dedikleri durum aslında budur.

Hayat içerisinde kaderin nasıl adâlet ettiğine dair o kadar çok örnekler duyarız ve görürüz ki. Örneğin; bir kimse, kimsesiz, çaresiz, güçsüz, zayıf, yetim, miskin birisine zulmeder. Ama ileriki yaşamında başına öyle bir olay gelir ki, Yüce Allah, o mazlûmun kimsesiz olmadığını ve ona yapılan zulümden asla râzı olmadığını hatırlatır. İlâhî takdîrlerin ceza olarak büyüklüğü veya küçüklüğü sınırsız adâlet ve hikmet sahibi Rabbimizin irâdesine bağlıdır. Bazen büyük bir ceza verir ki, insanlar ibret alsınlar ve zulümden sakınsınlar. Bazen de yalnızca haksızlık edenin düşünüp ibret alacağı çapta küçük uyarıcı cezalar verir. Örneğin; bir kardeşinin kalbini kıran kimse hışımla giderken bir anda ayağı tökezler ya da bir taşa takılır düşer, ayağı, bacağı veya dizi acır, sıyrılır, morarır, kanar. O anda yaptığı hatayı anlar! Zira bir musibet bin nasihatten evlâdır.

Yahut da yalan konuşan, iftira eden bir kimse bir iş yaparken canı yanacak bir davranışta bulunur. Hatta dedelerimiz, odun kesen, demir döven, çivi çakan vb. amellerde bulunan kimse yanlış konuşmaya tevessül ettiği zaman, "dikkat et, elinde balta, balyoz, çekiç var" diyerek, kinayeli uyarılarda bulunurlarmış. Bu da, evrende Allah'ın adâletinin devamlı sûrette mevcut olduğunun bilincinde olan şuurlu insanların konuşma tarzıdır. "Allah imhâl eder (süre tanır, erteler) ama ihmâl etmez" sözü de bu adâletin ne zaman, nerede ve hangi durumda olacağı hususunda mutlak söz sahibinin Allah Teâlâ olduğunu ortaya koymaktadır. İlâhî adâlet er ya da geç bir gün tecelli eder.

Hayvanlara eziyet ve işkence etmek, onları öldürmek de böyledir. Bir kimse, kendisine zararı dokunmayan bir hayvanı keyfî olarak öldürürse, olur ki o hayvanın leşi bile –Allah’ın hikmetine uygun şekilde- o kimseye zarar verebilir. Sonsuz rahmet sahibi Rabbimiz, hiçbir canlıya eziyet edilmesinden râzı olmaz.

Bir Arap atasözünde: مَنْ دَقَّ دُقَّ "Men dakka dukka" denmiştir. Yani "insanların kapısını kötülük için çalanın kapısı muhakkak çalınır" mealindedir. Bu söz, "eden bulur" şeklinde tercüme edilebilir. Anadolu'da bu konuda, "Etme bulma dünyası" tabiri kullanılmıştır.

Kötülük yapan kötülük bulacağı gibi, iyilik yapan da iyilik bulacaktır. Bu durum bir atasözünde: “İyilik yap, denize at; balık bilmezse, Hâlık (Yaradan) bilir” şeklinde geçmiştir.

İnsanlara zulmetmekten ve mazlûm bedduası almaktan sakının!..

Bir Hadîs-i Şerîf'e göre; üç kişinin duası müstecâb'dır yani hemen kabul edilir:

"Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir: Mazlûmun (zâlim hakkındaki) duası/bedduası, misafirin (ev sahibi hakkındaki) duası ve babanın evladına duası." (İbn-i Mâce, Duâ, 11, No: 3862)

Bu üç duadan birisi beddua, diğer ikisi ise hayır duasıdır. Biz, kısmen mazlûmun bedduası hakkında duralım.

Zâlim aleyhine olan mazlûmun günü, zâlimin mazlûm aleyhine olan gününden daha çetindir.

Mazlûmun, zâlim sebebiyle haksızlığa uğradığı gün çektiği sıkıntıdan, mazlûmun zâlimden hakkını alacağı gün zâlimin çekeceği sıkıntı kat be kat daha şiddetlidir. Hiçbir mazlûm, hesap gününde zâlimlerin çektiği kadar sıkıntı çekmez! Bu gerçek, ruhlarda bir tesellidir.

O gün, zâlimlerin gününü görecekleri zamandır!

Haksızlığa uğramış mağdûrların, haklarının alınacağı hesap günüdür!

O gün, zâlimlerin keyiflerine göre değil, âdil olan Allah'ın hükümlerine göre hükmedilecektir. Her zaman olduğu gibi mutlak egemenlik sahibi, imtihan sonuçlarına göre hesap soracak ve o gün baldırlar açılacak, her şey ortaya konulacaktır. O günün dehşetinden Rabbimiz, hepimizi muhafaza etsin.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

اتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهَا لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللّٰهِ حِجَابٌ

"Mazlûmun duasından (bedduasından) sakın! Çünkü mazlûmun duası ile Allah arasında hiçbir engel yoktur." (Buhârî, Mezâlim, 9, No: 2448; Müslim, Îmân, 29, No: 19a; Tirmizî, Zekât, 6, No: 625; Birr, 68, No: 2014; Ebû Dâvûd, Zekât, 5, No: 1584; İbn-i Mâce, Zekât, 1, No: 1783; Nesâî, Zekât, 46, No: 2522)

Hadîs'in şu rivâyeti de vardır:

اتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ اللّٰهِ حِجَابٌ

"Mazlûmun duasından sakın! Çünkü mazlûm ile Allah arasında (duanın kabulüne) hiçbir engel yoktur." (Buhârî, Zekât, 63, No: 1496; Meğâzî, 60, No: 4347)

 

19-  BUGÜN, MÜSLÜMANLAR ARASINDAN SAHÂBÎ GİBİLERİ NEDEN ÇIKMIYOR?

NE GARİPTİR Kİ, SAHÂBÎ GİBİ YAŞAMAYANLAR, HUY VE KARAKTERLERİ, MÜSLÜMANLIKLARININ ÖNÜNDE OLANLAR, -YILLAR, KUŞAKLAR DEĞİŞSE DE- DİLLERİYLE İNSANLARA EZİYET ETME HASTALIĞINDAN KURTULMAK İÇİN HİÇBİR ÇABA GÖSTERMEYENLER, MESELE FEDAKÂRLIK GİBİ ULVÎ AMELLER OLUNCA, SÜREKLİ O MÜBÂREK SAHÂBÎLERDEN DELİLLER GETİRMEKTEDİRLER! BU YAKLAŞIM; TAKVÂDAN MI YOKSA NEFSE UYGUN OLANI ALIP, UYMAYANI UMURSAMAZLIKTAN MI KAYNAKLANIYOR?

"Bugün, Müslümanların arasından neden 'sahâbî gibi Müslüman' çıkmıyor?" deniliyor...

Bunun nedenini tespit etmek için bugünün Müslümanlarının genel hâllerine bakmak yeterlidir!

Mü'min; iman etmekle her şeyin bittiğini zannedercesine, imanın vaciplerini ve imanı kemâle erdiren sorumlulukları terk ederse; o kimsenin, eliyle ve diliyle başkalarına eziyet etmesi, zulmetmesi, haksızlık etmesi, gıybet ve iftira etmesi, tecessüs etmesi yani insanların gizli yönlerini araştırıp, onların ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarması, ayıp araması, insan sözü taşıması, kötü sözlerin postacılığını yapması, insanlara münker ve çirkin söz söylemesi, kalp kırması, ara bozması, yanlış anlaması, yanlış anlatması vb. münkerât ve ma'siyetler işlemesi söz konusu olacaktır!..

Müslümanlar, din kardeşlerinin arkasından gıybeti, sû-i zannı, iftirayı ve tecessüsü terk etmeyi öğrenebildikleri zaman, sahâbîlere benzeyen olgun, oturaklı, hikmetli, af ve merhamet sahibi, halîm-selîm, şuurlu ve her hususta takvâlı davranan Müslümanlar ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Şunu bilmeliyiz ki, Müslüman, diliyle ve eliyle başkalarına zulmetmeyi terk etmedikçe kâmil mü'min olamaz.

Gıybet vb. günahlara mübtelâ olmuş birine "sus!" demek takvâdır! Onun dedikodularına kulak vermek ise iman zayıflığıdır!

Bir adam, Rasûlullah aleyhisselâm'a: "Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?" diye sordu. O: "Müslümanların, dilinden ve elinden esen kaldığı (selâmette olduğu) kimsedir" buyurdu. (Müslim, Îmân, 64, 65)

Ebû Mûsâ dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, İslâm'ın hangi ameli daha üstündür?" dedim. O: "Müslümanların, dilinden ve elinden selâmette (emniyette) olduğu kimse(nin hâli)dir" buyurdu. (Müslim, Îmân, 66)

Rasûlullah aleyhisselâm'a: "Müslümanların hangileri daha üstündür?" diye soruldu. O: "Müslümanların, dilinden ve elinden selâmette (emniyette) olduğu kimsedir" buyurdu. (Müslim, Îmân, 66)

 

20- DİLENEN DOYMAZ, DİLENDİĞİNDE BEREKET OLMAZ!

Peygamberimiz () şöyle buyurmuştur:

"Ben ancak bir hazine bekçisiyim; her kime gönül hoşluğu ile bir şeyler verecek olursam, o kimseye o verdiğim mübarek kılınır. Her kime de dilendiği ve açgözlülük ettiği için bir şeyler verecek olursam, o kişi yeyip de bir türlü doymayan kimse gibi olur." (Müslim, Zekât, 98)

Rasûlullah () yine şöyle buyurmuştur:

"Dilenirken aşırı ısrarcı olmayınız. Allah'a yemin olsun ki, sizden birisi benden bir şey isteyip de onun bu isteyişi benden bir şeyler çıkarıp vermemi -ben hoşlanmadığım halde- sağlayacak olsa dahi benim kendisine verdiğim o şeyde ona bereket ihsan edilmez." (Müslim, Zekât, 99)

 

21-    DÜNYA TATLIDIR; YA İNSANLAR?

DÜNYA BU KADAR TATLI, YEŞİL, TAZE, GÜZEL, CÂZİBELİ VE ALIMLI OLDUKÇA, İNSANLARIN DÜNYA ÇIKARLARI İÇİN BİRTAKIM ERDEMLERDEN ÖDÜN VERMELERİ -İMTİHANIN CİLVESİ AÇISINDAN- KAÇINILMAZDIR!

ALTIN VE GÜMÜŞÜN DEĞERİ NASIL Kİ MİHENK TAŞINA VURULUNCA ANLAŞILIRSA, İNSANIN DEĞERİ DE ALTINA, GÜMÜŞE, MALA MÜLKE YANİ DÜNYALIĞA VURULUNCA YANİ İNSAN DÜNYA MENFAATLERİYLE KARŞILAŞINCA BELLİ OLUR!

İtibar, güzel sözle değil, güzel amelle, istikrârlı bir yaşam tarzıyla kazanılır. İnsanların güzel sözlerinden önce, hayat çizgilerinde o sözle münasebetlerine bakınız! Meziyet, güzel konuşmak değil, hak yolunda sebat edip, müstakîm olabilmektir. Ağzıyla güzel konuşan ama diğer azalarıyla çirkin ameller işleyen, eğri büğrü bir hayat yaşayıp, "dün dündür bugün bugündür" mantığıyla pişkinlik yapan, doğru kimse değildir ki, başkalarına doğruluk konusunda hatiplik edebilsin! Doğruda sebat insan için en önemli faziletlerden biridir. Ne yazık ki, bu vasıf insanların pek azında vardır. Yanlışı terk edip doğruya tâbi olmak bir fazilet olsa da, asıl fazilet o doğruda sebat etmektir. Bir kimse bir hakikati bugün dillendirse ve yaşasa, yarın o hakikatten uzaklaşıp bâtıl olan şeyleri benimsemiş olsa, o kimsenin hangi faziletinden bahsedilebilir? Velev ki, o kişi yapmadığını söyleme pahasına güzel konuşmaya devam etse dahi? Pek çok insanda bu çelişki ve tutarsızlığa şahit olunmaktadır. On, yirmi sene önce öyleydi ama artık böyle; bugün böyle ama yarın nasıl olacağını ancak Allah bilir! Yani istikrârsız ve güven vermeyen bir yaşam tarzı! Oysa Allah, Hûd Sûresinin 112. Âyetinde vahiy istikâmetinde istikamet sahibi, istikrârlı bir Müslüman olmayı emretmektedir. Şirk, küfür, ma'siyetlerden ve münkerlerden tevbe ettikten sonra bu yolda istikâmet ehli olup, yolun sağına soluna yani ifrât ve tefrîte düşmeden istikrârlı bir hayat yaşamalıdır. İ'tikâdî anlamda da, ahlâkî anlamda da, amelî, kalbî ve kavlî meselelerde de sadece vahye tâbi olup hakka uymak, haktan bâtıla yönelerek, adâletten zulme meylederek, sonra tekrar hakka gelerek, hak ile bâtıl arasında gidip gelme şeklinde inişli çıkışlı bir davranış ve kişilik biçiminden sakınmak gerekir. Özetle; bir yanlışı terk etmek büyük bir fazilettir ama hak ya da bâtıl olan bir meselede insan karakterinin bir taraf seçememesi ve bazen öyle bazen böyle olması büyük bir kişilik zaafiyetidir. Bâtıl tarafında olan bellidir ama hak ile bâtılı karıştıran kimsenin hâli birçok insan açısından belirsizdir. Tam manasıyla hak tarafında olmayan kimsenin başkalarını sosyal münasebetlerde aldatması, yanlış fikirleriyle kandırması, hayatındaki istikrârsızlığın kötü örneklik teşkil etmesi gibi pek çok zararları olur. İnsan bilmeli ki, hak ile bâtıl arasında bir yer yoktur. Bir şey ya haktır ya da bâtıl! Bu nedenle Yüce Rabbimiz: "De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun..." (Kehf: 29) buyurmuştur. Âyetin devamında ise Rabbimiz, nefislerine zulmeden kâfirler için ateş hazırladığını haber vererek, imandan râzı olduğunu bildirmiştir. İnsanın özü, sözü ve ameli uyumlu olmalıdır. Eylemi söylemine uymayan, sözü özünde olmayan davranış biçimleri problemli bir kişilikten kaynaklanır! Dünya bu kadar güzel, yeşil ve tatlı olduğu sürece, insanların dünyadan beklentileri, hedefleri, istikbâl ve kariyer hesapları tükenmeyecektir. Tâ ki, gözlerini ve karınlarını toprak dolduruncaya kadar!..

Peygamberimiz () şöyle buyurmuştur: 

“Şüphesiz dünya tatlıdır, yeşildir. Muhakkak Allah sizi orada halîfe kılmıştır. Sizin nasıl amel edeceğinize bakar. (Muhakkak Allah, nasıl amel edeceğinize bakmak için, sizi orada halîfe kılmıştır). Bu sebeple dünyadan da sakının, kadınlardan da sakının. Çünkü şüphesiz İsrâîloğullarının ilk fitnesi kadınlar hakkında olmuştur.” (Müslim, Zikr, 99)

Peygamberimiz () şöyle buyurmuştur: 

“Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, üçüncü vadinin de kendisinin olmasını ister. Ne var ki insanoğlunun ağzını ancak toprak doldurur. Yine de Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder.” (Tirmizî, Zühd, 27; Ayrıca Bkz: Müslim, Zekât, 116,117, 118, 119)

Mal sevgisi sadece gençlere hâs bir durum değildir. Bakınız, Peygamberimiz () ne buyurmaktadır: “Yaşlı bir kimsenin kalbi iki şeyi sevmekte gençtir: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” (Müslim, Zekât, 113)

Başka bir Hadîs-i Şerîf: “Yaşlı kimsenin kalbi iki şeyi sevmekte gençtir: Uzun hayat ve mal sevgisi.” (Müslim, Zekât, 114)

Âdemoğlunun hırsı hakkında da Rasûlullah () şöyle buyurmaktadır:

“Âdemoğlu ihtiyarlar; ama onda iki haslet genç kalır: Mala olan hırs ve yaşamaya olan hırs.” (Müslim, Zekât, 115)

Genciyle yaşlısıyla mala ve yaşamaya hatta uzun yaşamaya bu kadar hırslı olan insanların hayat çizgilerinin de -aynen bitmek tükenmek bilmeyen hırsları gibi- inişli çıkışlı olması ne yazık ki kaçınılmaz olmaktadır! Oysa en büyük zenginlik, iman, takvâ ve kanaat sahibi olmaktır! Bunlar olmadıktan sonra ne varsa, aslında yok hükmündedir. Yok olacak, geçici avuntular için de en büyük faziletler tepilmez!

 

22-   "ŞEYHU’L-İSLÂM İBN-İ TEYMİYYE (RH. A)'İ SEVERİZ; AMA HAKKI ONDAN DAHA ÇOK SEVERİZ" (İbn-i Kayyim el-Cevziyye, Medâricu's Sâlikîn, 3/394; Ayrıca Bkz: Aynı eser, 2/37)

Şeyhu'l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh öyle bir âlimdir ki, bugün onun lehinde konuşanlar da, onun aleyhinde konuşanlar da onun ilminin derinliğini tam olarak idrak etmekten genelde uzaktırlar! Günümüzde İbn-i Teymiyye hakkında konuşanların hiçbirisi onun ilmî seviyesinde değildir! Yedi asır geçmiş olmasına rağmen, İbn-i Teymiyye bugün yaşayan bir insan gibi sürekli dillerde dolaşmaktadır. Kimisi onun hakkında hakkı söylerken, onun faziletlerini ikrar ederken, kimisi hakkın dışında sözler sarf etmektedir. Kimisi çok severken, kimisi çok nefret etmektedir. Kimisi de İbn-i Teymiyye'yi olduğundan farklı göstermeye çalışmaktadır.

Elbette böylesine faziletli insanların dünya tarihinde ve geleceğinde sevenleri de sevmeyenleri de çok olacaktır. O, çok yönlü bir âlim ve müctehiddir. O ne mi yapmıştır? Sûfîlerin bid'at, hurâfe ve şirk i'tikâdlarıyla mücâdele ederken sûfîlerin antipatisini kazanmıştır, Şîa'nın bâtıl i'tikâdlarını iptal adına Minhâcu's-Sünne'yi yazınca Şiilerin düşmanlığını kazanmıştır. Batınîlerle, felsefecilerle ve kelâmcıların aşırılarıyla mücâdele ederken bu kesimleri rahatsız etmiştir. Dört mezhepteki birbirinin tekrarı mesabesindeki bazı fetvaları eleştirip, talâk konusundaki fetvası gibi yeni fetvalar vermesiyle çoğu muhakkik olmayan bazı fakihlerin tepkisine maruz kalmıştır. Selef-i Sâlihîn'in akîdesini, menhecini ve yolunu ihyâ etmek adına yaptığı çalışmalarında zaman zaman bazı kesimleri rahatsız etmiştir. Mesela; peygamberin mezarını ziyaret kasdıyla yola revan olmanın Selef'in uygulamasında olmadığını belirtmesi ve bu konuda derin mütalaalarda bulunması özellikle kabirperestliği hayatlarının merkezine koyan bazı ruhçu ve maneviyatçı fanatiklerin hamâsî eleştirilerine yol açmıştır. "Neden bu tepkiler?" denilecek olursa; sözlerinin ve fetvalarının İslâm ümmeti üzerindeki ciddi tesirinden dolayı olduğunu söyleyebiliriz. O, sıradan bir ilim adamı değildi. Eşine az rastlanır ilmî vukûfiyet, fıkıh, mantık, cedel, tartışma, hıfz ve zabt yönünden zamanında –çağlar üstü nitelikte- çok ileri düzeyde idi. O, takvâ sahibiydi, zühd ehliydi. Gece-gündüz okunan tesbîh, zikir, dua ve Kur’ân kıraati hususunda çok titizlik gösterirdi. Bu konuda Sünnete uygun hareket ederdi.

Onun ilmî derinliği dost-düşman herkesin malumudur. Onun fetva verdiği bir meselede onunla tartışma cesaretini o hayatta iken göstermek neredeyse imkânsızdı. Zira o tüm ilimlerde kendisini yetiştirmiş ve İslâm tarihinde benzerine az rastlanır bir şahsiyet haline gelmişti.

O, Peygamber sevdalısı idi. O, Selef’in akîdesi, menheci ve metoduna tam anlamıyla tâbi olunması gerektiği inancını taşıyordu. Bu dinin başının da, ortasının da, sonunun da Tevhîd olduğunu ve Tevhîd’e dayandığını söylüyordu. Tevhîd’e aykırı bir i’tikâdı kabul etmesi şöyle dursun, Tevhîd’e zarar verebilecek her türlü fikir ve uygulamaya şiddetle karşı çıkıyordu. Müslümanın, Sünnet-i Seniyye’ye tâbi olmasının kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Sünnetin bir uygulamasına riâyet etmemenin sonucunda bid’atin ortaya çıkacağını biliyor; bunun için de bid’atin her çeşidine karşı mücâdele veriyordu. Bu sebepten ötürü, İslâm’da yeri olmayan hurâfelerin bâtıllığını ortaya koyuyor ve bu konularda eserler yazıyordu. Bid’at ve hurâfeleri meşrulaştırmaya çalışan grup ve hiziplerle mücâdele ediyordu. Kalbî, kavlî, fiilî her türlü şirk ve küfüre karşı, durup dinlenmeden karşı çıkıyor; dersler veriyor, talebe yetiştiriyor, kitaplar, risaleler yazıyor, fetvalar veriyor, bid’at ehliyle ve câhillerle tartışmalar yapıyor ama asla hak bildiği yoldan dönmüyor, taviz vermiyordu. Allah yolunda seyahatler yapıp, teblîğ çalışmaları yapıyor. Yeri geldiğinde fetvalarından dolayı –fitnecilerin körüklemesiyle- Allah yolunda zindanlara atılıyor, çile ve eziyetlere sabır ve metanetle göğüs geriyordu. Fetvalarından dönmesi karşılığında kendisine özgürlüğü vaat edildiğinde, hiç sözü uzatmadan: “Ben zindana dönüyorum” diyecek bir erdemi ve dik duruşu sergiliyordu. Ona düşmanlık etmeyi yaşam tarzı hâline getirenleri cezalandırma fırsatı eline geçtiği halde cezalandırmıyordu. Ama basîretten yoksun, nice hayırlardan nasipsiz olanlar, onun hakkında iftiralar uydururlarken, o iftâlar (fetvalar) ile meşgul oluyordu. Hakkı söylemekten asla çekinmiyor, Allah’tan başka kimseden korkmuyordu. Hatta kendisine iftira eden insanların, Moğol istilası esnasında korkudan kaçacak delik, sığınacak güvenli dehlizler aradıkları esnada, tüm dünyanın önlerinde tir tir titrediği Moğol ordusunun hükümdarı Kâzân Han’ın huzuruna çıkıp, onunla konuşuyor ve ona nasihatte bulunuyordu. Daha sonra da Moğollara karşı bizzat cihâd ediyordu. Kendisini eleştiren fırkalar, zâlimlerin zulmünden korkup, takiyyeyi âmentü esası hâline getirdikleri ve güçlünün yanında suspus olup, kraldan fazla kralcı tavırlar takındıkları halde, İbn-i Teymiyye gerçek cesaretin, onurun, şahsiyetli bir Müslümanın ve mücâhid bir âlimin nasıl olması gerektiğini hem o günün dünyasına hem de gelecek çağların insanlığına uygulamalı olarak gösteriyordu. Tabii ki görebilecek gözleri ve anlayabilecek akıl ve iz’ânları olanlara!..

Yine o diyordu ki: “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum. Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem seyahat, öldürülmem şehâdettir!” Böyle diyen birine kim ne yapabilirdi ki? Nitekim vefatı zâlimlerin zulmü altındayken, zindanda gerçekleşti! O, tabir-i câizse dalâlet fırkalarının yanında, kendisini Sünnî diye isimlendiren bazı bid’at fırkalaşmaları dâhil olmak üzere yetmiş iki buçuk fırkaya karşı mücâdele vermiştir. Kitapları ve risalelerinden oluşan te’lîfleri oldukça fazladır. Eserlerinin sayısını kendisi dahi tam olarak bilmemektedir. Ayrıca sayılamayacak kadar çok fetvalar vermiştir. İbn-i Kayyim el-Cevziyye, İbn-i Kesîr, İbn-i Kudâme, İbnü'l Müneccâ, İmâdüddîn el-Vâsıtî, Mizzî, Zehebî, Şemsuddîn b. Müflih ve Şemsuddîn b. Abdi'l-Hâdî gibi pek çok âlim ve müctehid talebesi bulunmaktadır. O âdeta Selef ile Halef arasında Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in köprüsü gibidir. O, Ehl-i Sünnet’in yüzünü ağartan adamdır. O, -Tevhîd'i bozmak ve İslâm'ın temelini dinamitlemek maksadıyla- Tevhîd’e yönelik iç ve dış mihraklardan gelen saldırı ve hücumları püskürten, bundan dolayı da İslâm düşmanlarının hiç sevmediği mübârek, mücâhid, muhterem, merhûm bir kuldur. Allah ve Allah’ın dostları sevsin yeter! Allah ona rahmet etsin, bizden de ondan da râzı olsun. Âmîn. Rahmetullahi aleyh

 

23-  KENDİSİNİ MUTLAK ANLAMDA ÖZGÜR KABUL EDEN FELSEFE İLE ALLAH'TAN GELEN VAHİYLER BİRBİRİNE ZITTIR!

Politize olan hiçbir ilim, fikir ve vicdan kendi ideallerini koruyamaz! Politika, dünyada kurulu olan Emperyalizm, Kapitalizm, Siyonizm gibi yerleşik düzenlerle entegrasyondur. Kralcılıktır. Maddeci ya da Maneviyatçı ve ruhçu görüşten birisini seçmektir. Politika ile İslâm tasavvuru ve Tevhîd akîdesi uzlaşamaz. Birisi, aklı, mantığı, bilimi, deneyi, şehveti, menfaati, hevâ ve hevesleri ölçü kabul ederken; diğeri ise, her şeyden önce Nakli yani vahyi dikkate alır. Vahiyle yol alır ve karşılaştığı her şeyi vahiy kıstasıyla değerlendirir. Vahyin farz kıldığı farzdır, haram kıldığı ise haramdır. Vahyin izin verdiği serbesttir, izin vermediği ise men edilmiştir, câiz değildir. Allah'a kul olan kimse, Allah karşısında özgür değildir, O'na karşı sorumlulukları vardır. Mü'min kişi, Allah'a iman ederek ve sevabını umarak, korku ve ümit arasında kulluk ederken; kendisi gibi sonradan yaratılmış kullara kulluktan ve kölelikten kurtulur.

Tek ve Kahhâr olan Allah'a kulluk etmek mi yoksa sayısız âciz varlıklara kulluk etmek mi daha hayırlıdır? Adâlet ve rahmeti sınırsız ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin ve herşeyin ihtiyaçlarını karşılayan, canlıları yaratan, yaşatan ve doyuran ama doyurulmaya muhtaç olmayan Âlemlerin Rabbi Yüce Allah mı hayırlıdır yoksa nefsine, insanlara, hayvanlara, doğaya zulmeden, Allah'a bile nankörlük eden, husumet ettiğinde merhametsiz, katı kalpli ve sert dilli, muhtaç, zayıf, âciz, Allah'ın verdiği hayat ile yaşayan, O'nun verdiği ömrü dolduran, O'nun verdiği rızık ile doyan, hava ile teneffüs eden, beden ile yürüyen, hareket eden, hastalanan, iyileşen ve ölümlü olan, öldükten sonra Allah'ın huzuruna varıp, yaptıklarının hesabını verecek olan insanlar mı? O halde ey insanlar! Yalnızca Allah'a kul olunuz ve O'na hiçbir şeyi hiçbir şekilde ortak koşmayınız!

 

24-   GÖRÜŞMEYELİ N’APIYORSUN?

Allah yolunda istikâmet ehli olmak…

5-10-20 yıldır görüşmediği bir ilim tâlibine: "Ne iş yapıyorsun?, neyle meşgulsün?, ilme devam mı?" demek cehâlet değilse, gaflettir!

İlmin tadını aldığı için, ilmin faziletini bilen bir kimse, ilmi neye tercih eder acaba? Sultanlığa mı, ağalığa mı, paşalığa mı, beyliğe mi, kariyere mi, kıdeme mi, itibara mı, şöhrete mi, apolete mi, rütbeye mi, paraya mı, zenginliğe mi? Ya da zihinlerde yüceltilip büyüklenen her ne varsa, ona mı? …

Emin olun, ilimden bir damla olsun yudumlayan bir tâlib-i ilim için ne şeyhliğin, ne servetin, ne şöhretin, ne ilgi ve iltifâtın, ne itibarın, ne postun, ne tahtın ve ne de tacın bir önemi vardır!

O kişiyle yirmi yıl görüşmeseniz, sonra karşılaşsanız da o yine ilmi, dünyalıklardan ve dünya şehvetlerinden ve menfaatlerinden üstün bilir, üstün sayar ve bu ulvî düşünceye uygun bir hayat yaşar.

Daldan dala atlayan, gönlünü eğlendirmek için menfaatlerine köle olanların yaptıkları emsâl değeri taşımayan, aslında insanlardan bile gizlenilmesi gereken tutarsızlıklar olmasına rağmen; birilerinin o kimselerin yaşam tarzlarını örnek almaları ne kadar da vahim bir durumdur! "Efendim, o da okumuş, şu ya da bu meziyetleri var" gibi sözlerin altının boş olduğunu ve temelsiz binanın iskâna elverişli olmadığını bilmezler mi, boş ve kof laflarla avunanlar? Bu avuntu nereye kadar? Ne zamana kadar? Ecel dolup da can boğaza geldiğinde ya da güneş batıdan doğduğu anda gerçeği anlamanın ve iman etmenin hiçbir faydası olmaz!

“O da okumuş, o da şu sıfatın sahibi ama bak öyle yapıyor, böyle söylüyor” diyerek kötü sıfatlar taşıyan kitap hamallarını örnek almak için ısrarcı olanlara sormak gerekir, örnek alacak başka insan bulamadınız mı? Rasûlullah aleyhisselâm’ın Sünneti sizin için bir şey ifade etmiyor mu? Asr-ı Saâdetin o güzel insanlarının örnek yaşantıları sizi ilgilendirmiyor mu? Onlardan sonra gelen asırlarda Selef-i Sâlihîn’i örnek alan milyonlarca, milyarlarca insanların güzel yaşam tarzları sizi alâkadar etmiyor mu? Örnek aradınız da bulamadınız mı yoksa insanlara bakıp nefsinize hoş gelen insanlara arkalanmak, onlara yaslanmak ve yaptığınızı meşrû göstermek adına mı gaflete düştünüz?

Okuyan insan faydalı insandır. İlmin değerini bilen kişinin herkese faydası olur, kimseye zararı olmaz. Kâmil Müslüman, elinden ve dilinden insanlara zararı dokunmayan bilâkis faydası dokunan kimsedir. Haddizatında okuyan insan, faydasız işlere zaman bulamaz. İlimle meşguliyeti hobi görmez, zarûrî bir farz olarak kabul eder. Bilir ki, Allah’ın ilk Emr-i İlâhîsi “Oku!”dur. Hiçbir kimse: "Boş vaktim yok, zaman olmuyor, yapamıyorum" diyemez! Boş vaktin olmayıp da n'apıyorsun? Dünyayı mı kurtarıyorsun? Kendi nefsini ve ehlini cehennem ateşinden kurtaramayan bir kimse neyi başarabilir? Neyi kazanabilir? Kazandığı hangi şey ya da elde ettiğini sandığı hangi başarı, kaybettiklerinden yahut da kaybedebileceklerinden daha hayırlı olabilir?

İlim, insanın ma’lûmâtını artırır, Allah karşısında takvâlı olmasını sağlar, kalbini yumuşatır, diline ve eline ayar verir ki, bâtıl, boş söz konuşmaz, zulmetmez, haddi aşmaz, kendisine ve başkasına kötülük etmez. Gerçek ilim sahipleri merhametlidir, mütevazıdır, affedicidir, aklıselimdir, kanaatkârdır ve onun hırsı ve doymayan isteği ilim tahsîl etmeye yöneliktir. Ama elde ettiği ilimde de sadece Allah’ın rızâsını hedefler. İlmi ihkâk etmeyi, hakkı yüceltmeyi, gerçeği söyleyip hakkın tarafında olmayı terki câiz olmayan bir sorumluluk bilir. Gerçek ilim sahipleri, okuyup öğrendikleri hakikatleri dünya menfaati uğruna gizlemezler. “Ben bilirim” demek adına, âlimlerle tartışmak, makam-mevki, para-pul veya şöhret ve itibar elde etmek için ilim öğrenmezler. Aslında bu türden çıkmazlara ve labirentlere düşen kimseleri, amelleri ve çelişkili sözleri ve yanlış amellerinden hareketle firâset ve basîret ehli tanır. Ama sadece ıslâhları için dua ve nasihat ederler. Onlarla didişmeye ve onları halkın gözünde itibarsızlaştırmaya asla tevessül etmezler. Aksi takdirde böyle yapmak büyük bir cehâlet ve fıkıh ve fehm yoksunluğu olur. Zira senin, ameli veya ahlâkı kötü olduğu için beğenmediğin bir Müslümanı ma’lûmâtları ve insanlar yanındaki sosyal statüsü sebebiyle başkaları ilim adamı olarak kabul etmektedir. Bir Müslümanın, amelî ve ahlâkî zaafları olan bir Müslümana muhâlif olması kendi şahsına ve İslâm’a zarar vermesi, baltayı taş yerine ayağına, bacağına vurması anlamı taşır. Unutmayalım ki, Allah’ın Rasûlü, Medîne döneminde münâfıkların kimler olduklarını bildiği halde, onlara ilişmemiştir. Nedeni ise, bilmeyenlerin ya da fitnecilerin: “Muhammed (a.s) kendi ashâbını öldürüyor” diye dedikodu yapmalarından çekinmiş olmasıdır. Bir güzel amel, sonuçta daha büyük zararlara ve fitnelere yol açacaksa onu ya terk etmek gerekir ya da tehir etmek icap eder. Peygamberimiz, Ka’be’yi tekrar asıl temelleri üzerinde bina etme isteğinden de, “Muhammed (a.s) Ka’be’yi yıkıyor” diye bir tantana çıkarılması endişesinden dolayı terk etmiştir. Terk edilen bir amel müstehab cinsinden olmalıdır. Farz olan bir mesuliyet terk edilemez; uygun şartları tahakkuk edince gerçekleştirilir.

İnsanı anlamak gerçekten güçtür? Hayırlı bir amele sıra gelince "zamanım yok" der. İlim öğrenmek, sâlih amel işlemek, sıla-i rahim yapmak, fakirlerin, yoksulların, yetimlerin, yaşlıların, özürlülerin, kimsesizlerin ve zayıfların yardımına koşmaya gelince, randevu defterleri o kadar doludur ki veya dünya işleri o kadar çoktur ve yoğundur ki, "şey, kem küm" demeye başlarlar. Oysa hayatlarının her anında yemek, içmek, nefes almak, uyumak, dinlenmek, oraya buraya gitmek-gelmek ve istediklerini yapmayı hiçbir zaman terk etmezler ve o işleri yapmaya zaman bulurlar. Çünkü o işler, olmak zorundadır ya da nefis onu istemektedir. Allah'ın istedikleri ve âhiret hesabıyla “menfaat” olan amellere neden hayatın koşuşturması ve gürültüsü esnasında yer açılamamaktadır? Allah ve Rasûlünün dediklerini, fıtrattan gelen sesleri ve sâlih mü'minlerin nasihatlerini duymayı acaba nefis ve şeytan mı engellemektedir yoksa biz gafletimizden dolayı mı duymak istememekteyiz?

İlim ve vahyi ve vahye uygun okuma üzerinde odaklanarak hasbıhal ediyoruz ama bütün hayırlar hakkında bir genelleme yaparak bu cümlelere geniş bir anlam yelpazesi kazandırabiliriz? Dün yaptığın hayrı neden terk ettin? O faziletten, o erdemden neden uzaklaştın? Ondan daha hayırlısını bulduğun için mi yoksa gaflete düşüp hakikatten ve güzelliklerden ayrı düştüğün için mi? Allah’ın emrettiklerini yapmaya ve yasakladıklarından uzaklaşmaya ne zaman başlayacaksın? Ölünce mi? “Ölmeden önce bir gün ama o günü tayin edemiyorum” diyene hatırlatmak isteriz. Ne zaman öleceğini bilmiyorsun ki, böyle bir cevap vermen ma’kûl ve mantıklı kabul edilsin! Bakınız, İblîs bile gün batıdan doğmadıkça tevbelerin kabul edileceğini bildiği için, o, tevbeyi sürekli tehir ediyor, ama güneşin batıdan doğmasının işâretlerini gördüğü anda iman etmeyi hayal ediyor. Böylece sanki -hâşâ- Allah’ı kandıracağını sanıyor! Allah, herkesin kalbini biliyor! Ve Allah’ın her şeye gücü yeter. Bir kulu, iman etmeye lâyık değilse asla ona güç yetiremez! Yüce Rabbimiz, bir gün ansızın güneşi batıdan doğdurur, İblîs’le birlikte imandan mahrûm herkes “eyvah!” derler! Artık imtihan son bulmuştur, iman etme vakti dolmuştur, o esnada iman edenin ettiği iman da geçersizdir. Bundan Allah’a sığınırız! İbret almak gerekir! Allah fırsat verdiği halde yapmayan, yan gelip yatan kimseye, Yüce Rabbimizin hayatının geri kalan kısmında nasıl bir hayat yaşatacağını bilemeyiz. Bazı gafletler kibirdir. Hey bre nefs, Allah’a karşı kibir mi olurmuş! Allah’a kul olmak şereflerin en büyüğüdür. Bu şereften kaçmak ise en büyük nasipsizliktir! İnsan bunu anlamalı ve anladığı gerçeğe uygun davranmalıdır.

İnsan, hayatının akışı esnasında sıklıkla nefis muhasebesi yapıp, hayat çizgisindeki inişleri sorgulayıp kendisini toparlamak zorundadır. Elbette hayatta her şey vardır; ama biz hem bu dünya hayatının hem de âhiretin hayırlarına ve iyiliklerine tâlip olmalıyız. Dünya menfaatlerini kaybetmeyi, dünyaya ait bazı fırsatları kaçırmayı, ileriki yaşlarda elde etmemiz mümkün olan bir şansı değerlendirmek için elimizden gelen her şeyi eksiksiz yapmayı gerekli görürken, ebedî hayatın hayırlarından yüz çevirmek ve âhiretin mükâfatını elde etmek için kılını bile kıpırdatmamayı anlamak mümkün değildir! Oysa biri geçicidir ve kazancı azdır, yararlanması sınırlıdır; diğeri ise ebedîdir ve daha hayırlıdır. Hem de her bakımdan daha üstündür. Menfaatine düşkün insanların, kendileri için daha hayırlı olanı talep etmemeleri hem anlaşılabilecek bir durum değildir hem de Rabbimiz katında râzı olunan bir davranış değildir!

Nâçizâne, düşüncelerimizi seslendirdik daha doğrusu kitabete döktük; hakkımızda -yazan ve okuyanlar için- nasihatleşme adına bir samimiyet belgesi olmasını dileriz. Rabbimiz, biz âciziz, ilmimiz az, hayır ifade eden azımızı çok kabul eyle, bereket ihsân eyle, iyiliklerimizi artır, seyyiâtımızı hasenâta tebdîl eyle, bizleri sâlih kulların arasına ilhâk buyur. Âmîn Yâ Rabbe’l-Âlemîn…

 

25- DEMİRİ TAVINDA DÖVMEYEN, DÖVÜNÜR!

Ağaç yaş iken eğilir…

Az önce, muhitinde "hoca" olarak tanınan bir kişinin youtube'dan tefsir (!) sohbetini dinledim. Âyetlerin metnini sık sık yanlış okuyordu, Arapça bilmemesine rağmen, Âyetleri okuyunca kendisince mana vermeye çalışıyordu. Âyetleri okuyunca da, o konuda konuşmak istediği her ne varsa, onları söylüyordu. İnsan, gördükleri karşısında gerçekten çok üzülüyor. "Bilmiyorum" diyememek ne kadar zor bir şeymiş! Diyememekten asıl maksat; amelî bakımdandır. Zira birçok insan, lafın gelişi "bilmiyorum" diyor ama davranışına bakıldığında bilmediği her meselede konuşabiliyor. Ehil olmayan bir insan, yetersiz olmasına rağmen ilmî ya da bilimsel bir konuda konuşursa, unutmasın ki yüz bin kişi onun yanlışlarını fark etmediği için onu beğenip takdir etse bile, bir ya da birkaç kişi de olsa işin ehli olan kimseler, o konuşmacının yaptığı büyük yanlışları görmektedir. Bu nedenle, konuşan kimse yüz binlerin övgüsünü değil, ehil olan birkaç kişinin eleştirisini dikkate almalı ve bilmediği meselelere girmemeli, girdiği meselelerde de dikkatli bir üslup kullanmalıdır. Bilmeyen kimselerin, İslâm'ı vaaz dini haline getirmeleri, meselelerin yanlış anlaşılması yönüyle ciddi sorunlara yol açar. İlim, hitabetten, diksiyondan, güzel yorumlardan, mantıklı yaklaşımlardan, güzel örneklerden ve Âyet-Hadîsleri harmanlayıp, akla gelenleri rastgele söylemekten ibaret değildir. İlmin bir usûlü, âdâbı, ilkeleri, bâbları ve fıkhı vardır.

Gördüklerimizden ve duyduklarımızdan ibret almamız gerektiğine göre, bu konudan kendi lehimize nasıl güzel sonuçlar çakarabileceğimiz üzerinde biraz duralım...

"Ağaç yaşken eğilir" sözü ne kadar da doğrudur!

Çocuklarımıza küçükken Kur'ân okumayı, Tecvît ilmini, Arapça'yı, Fıkıh/İlmihâl bilgilerini, muhtelif konularda Âyet ve Hadîs ezberlerini, Esmâ-i Husnâ'nın hıfzını ve anlamlarını, sabah-akşam tesbîh, zikir ve dualarını, hayatın farklı kademelerinde nasıl dua edileceğini, büyüklere saygıyı, küçüklere şefkatli olmanın gerektiğini yani en genel anlamıyla edebi ve takvâlı olmayı öğretmeliyiz!

Tecrübeyle sâbittir ki, küçükken Kur'ân’ı metninden/orijinalinden okumayı ve Tecvît'i öğrenmeyen kimselerin geneli ileriki yaşlarında Kur'ân'ı mahrecine uygun şekilde maalesef ki okuyamamaktadır. Hatta piyasaya yazar, araştırmacı, hoca olarak çıkanların bile çoğu Âyet ve Hadîsleri yanlış okumaktadırlar. Mahreç ilminde oldukça zayıftırlar. Zira ağız, küçükken terbiye edilir. Küçükken Âyetleri okumayan bir ağız, ileride de okurken zorlanmaktadır. Birçok yerde de kelimeleri yanlış okumaktadır. Bu mesele, belki bilmeyenin hiç dikkatini çekmese de, ne yazık ki durum genel itibariyle böyledir. Bu durumu yaşayan ebeveynlerin, kendi hallerinden ibret alıp çocuklarına karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmeleri ve onların İslâmî eğitim ve öğretiminde daha titiz davranmaları gerekir. Bu, İslâmî bir vecîbedir, vazîfedir.

Şu an, "hoca, öğretmen, üstad, şeyh" diye bilinen nice kimseler vardır ki, Kur'ân'ı bile doğru okuyamamaktadırlar. Örnek vermek gerekirse; besmeleyi dahi doğru okuyamayanlar vardır. Bazıları: “BismillâhiRahmâniRahîm” demektedir. Rahmân ve Rahîm kelimelerinin "R"lerini şeddelemek gerekirken, bu nokta atlanmaktadır. Rahmân ve Rahîm kelimelerindeki "H" harfi "cîm" harfinden sonra gelen kalın "Ha" olmasına rağmen, ince olarak "He" sesiyle okunmaktadır. Daha buna benzer sayısız yanlışlar yapılmaktadır. Her gün defalarca okunan besmelede bile bu kadar yanlış yapılırsa, diğer Âyetlerin nasıl okunduğunu tahmin etmek güç olmasa gerektir! İşte Kur’ân’ı ve Tecvît’i öğrenmemenin sonucu budur!

Oysa bir çocuk için, Kur’ân’ı yüzünden okuyabileceği maksimum süre o kadar azdır ki, bu konuda gün ya da hafta olarak bir süre versek, emin olun ki, bir başkası çıkar ve o süreyi uzun bulur. Yani daha kısa zamanda öğrenilebileceğini söyler. Haksız da değildir. Çocukken sağlam şekilde birkaç haftada muazzam şekilde okunabilecek Kur’ân, o yaşlarda öğrenilmediğinde ilerleyen yaşlarda elli yaşına gelinse de, elli yaşı geçilse de o çocuk gibi yanlışsız ve doğru şekilde öğrenilememektedir. Bu sözlerin doğru okunmasını tavsiye ederiz. Zira orta yaşlarda Kur’ân doğru şekilde öğrenilemez demiyoruz. Tecvît’e tam riâyet ederek, yanlışsız şekilde orta yaş ve üstünde zorlukların olduğuna dikkat çekiyoruz. Bir çocuk bir kerede öğrenir ama orta yaştaki kişi belki onlarca kere tekrar etmek zorundadır. Hayatın bu kadar çok koşuşturması içinde insanlar bir harfi, bir kelimeyi öğrenmek için bu kadar azimli olurlar mı meselesi ayrı bir soru ve vâkıî bir sorundur! Aksi takdirde azmeden ve çok çalışan bir kimse isterse yetmişinde olsun, elbette Allah’ın dilediği kadarıyla- öğrenir. Ama kimse diyemez ki, bir dede, torunundan daha iyi öğrenebilir. İşte bizim üzerinde durduğumuz nokta, insanların genel durumudur ve biyolojik yapıları itibariyle karşılaşacakları zorluklardır. Buna ek olarak, dünyevî sorumlulukları artan bir kimsenin öğrenmeye ne kadar zaman ayıracağı meselesi de madalyonun diğer yüzüdür.

Kur’ân’ın metninin Tecvît’e uygun şekilde okunması konusunda birçok kişide görülen bu problem, başka bilgilere de kıyas edilebilir. Mesela; Kur’ân okumasını bildiği halde, Arapça bilmeyen kimseler ömrünün ileriki yıllarında resmî ya da fahrî akademik çalışmalar yaptığında, konuşmaları esnasında Âyet ve Hadîsleri yanlış okudukları, yanlış anladıkları ve yanlış yorumladıkları çok karşılaşılan bir durumdur! İlmî olan Arapça’yı öğrenmek için yıllar gerektiğini düşündüğümüzde, bu ilim, belki de yazar ve araştırmacı olarak tanındığı halde ilmî bir tahsîl görmemiş kimseler tarafından neredeyse bir ömür boyu tam olarak öğrenilememektedir. Bu durum da, genel bir tablodur. Belki yüzde doksan, belki de daha fazla bir yüzdelik dilimin durumu budur! Oysa çocukluğunun ve gençliğinin birkaç yılını Arapça öğrenmeye ayırmış olsaydı, ana hatlarıyla Arapça ilmini öğrenecek ve her geçen sene de bu bilgisini artıracaktı; çünkü temeli olan yapının duvarları kolay yükseltilir. Duvarları da bitmiş bir yapının çatısını atmak daha kolay olur. Aslında insanoğlu, kolay olanlardan nasibini almadığında, yani ayağına kadar gelen kısmetleri teptiğinde bazı hayırlar kendisine zorlaşmaktadır. Zorluklara rağmen, azim, çalışma, program, ehil öğretmen ve ihlâs bulunduğunda da, bu zorluklar belli oranda kolay kılınmaktadır. Bilindiği gibi, tavında dövülmeyen demir için fazladan pek çok balyoz vurmak gerekmektedir. Unutmayalım ki, demiri tavında dövmeyen dövünür!.. Çünkü kaçırdığı fırsatlar ve faziletler sebebiyle çok üzülür ve mahrum kaldığı erdemleri elde etmek için, daha fazla çalışmak zorunda kalır. Hem de zamanın kıymetini tecrübelerle anladığı veya anlamaya başladığı bir zaman diliminde…

Rabbimiz, üzüntüden emin olup ebediyyen mutlu olanlardan eylesin hepimizi…

 

26- SELÂM, SEVGİNİN ANAHTARI VE KAYNAŞMANIN İLK ADIMIDIR:

SESLİ DÜŞÜNCE: Tanıdığı bir Müslümanı yolda, sokakta gördüğü halde, selâm vermemek ya da selâm almamak için, görmüyormuş gibi numara yapan insanların o anki ruh hâli ve psikolojisi nasıldır acaba? Hep merak ederim!

NOT: Herkes bu tür davranış sergileyen kimselere az ya da çok şahit olur! Ama neden? O kişi, Allah'ın selâmını Allah'ın kullarından mı esirgiyor yoksa Allah'ın selâmını almak mı istemiyor? Yoksa insanlarla selâmlaşmada, merhabalaşmada, tebessüm edip, hasbıhâl etmede nefsî zaaflarının etkisi altında mı hareket ediyor? Yani nefsinin kötü telkinleri o kimselerin yaşantısında etkin rol mü oynamaktadır?

HADÎSLER: Abdullah b. Amr'dan rivâyet edildiğine göre; bir adam Rasûlullah aleyhisselâm'a: "İslâm'ın hangi hasleti daha hayırlıdır?" dedi. (Rasûlullah): "Yemeği yedirir, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm verirsin" buyurdu. (Müslim, Îmân, 63)

Ebû Hüreyre dedi ki: Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Size yapmanız hâlinde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi göstereyim mi? Aranızda selâmı (selâmlaşmayı) yaygınlaştırınız." (Müslim, Îmân, 93)

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, iman etmeden cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Size yapmanız hâlinde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi göstereyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırınız." (Müslim, Îmân, 94)

ŞERH: Selâm; kaynaşmayı sağlayan ilk sebeptir. Selâm; sevginin anahtarıdır. Selâm; Müslümanları diğer din mensuplarından ayırt eden en önemli şiârlardan biridir.

İmam Nevevî rahımehullâh'ın Sahih-i Müslim'i şerh ederken kaydettiğine göre, Şeyh Ebû Amr rahımehullâh demiştir ki: "Hadîsin anlamı: Birbirinizi sevmeden imanınız kemâle eremez ve eğer siz böyle olmazsanız, cennetlikler oraya girecekleri vakit siz giremeyeceksiniz demektir." (El-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, 2/36)

EK NOT: İnsanlara nasihat etmek için masa başına oturup, hayali bir konu uydurup o konuda aklımıza geldiği şekilde araştırma yapıp yazı yazmak sağlıklı bir öğüt biçimi değildir. Öğüt almak ve öğüt vermek isteyene, kendi yaşadığı ve kendi dışında yaşanan hayattan ibret almasını bilsin, o zaman kendi hayrına ve başkalarının hayrına vesile olacak şekilde o kadar çok konular görecektir ki... İslâm'da masa başı yazarlığı yoktur, yaşanan hayattan ibret alıp, göklerde ve yerde meydana gelen hâdiseler üzerinde tefekkür edildiğinde Rabbimiz bizlere birçok hayırların kapısını açacaktır. Yeter ki biz güzel ameller işlemeye tâlip olalım. Yardımcımız Allah Sübhânehu ve Teâlâ olacaktır inşâAllah.

DİKKAT: Hayattan ibret alın, ama yaşadığınız ve gördüğünüz olayların iyisini-kötüsünü dile getirirken, kişilere değil, ibret alacağınız ana fikre odaklanın. Yapıcı olun, yıkıcı olmayın! Tamir etmek için konuşun, tahrip etmek için değil! Söylenen her güzel sözün ilk muhatabının bizzat kendiniz olduğunu unutmayın. Siz, kendiniz o güzel ameli yapmazken, başkalarına “yap” demeniz, dilinizle fiiliniz arasında çelişki olduğunu gösterir. Bundan sakının! Bilin ki, hiçbir çelişkili amel ve tutarsız önerme insanı sonuca ulaştırmaz!

TEŞEKKÜR: Bu yazıyı kısaca yazıp, nasihat etmeme fırsat veren, bugün yolda karşılaşıp da selâmlaşamadığım arkadaşa -tefekkür etmeme ve ibret almama sebep olduğu için- teşekkür ediyorum. Ve gıyâbında ıslâhı için Yüce Rabbime dua ediyorum Rabbimiz, hepimizin amellerini ıslâh buyursun...

 

27-    İNSANLARA HÜSN-Ü ZAN YAPMAYA GÜÇ YETİREMİYORSAN BARİ NÖTR OL!

İnsanlara karşı hüsn-ü zan ile yaklaşın, iyi tarafları görün, olumlu bakın, olumlu olun. Çünkü yıkmak kolaydır ama yapmak zordur. İnsanlarda kusur aramayın! Tecessüs yapmayın! Etrafınızda suçlu avına çıkmayın! Tartışmaya hevesli olmayın! Düşünürken, konuşurken ve yaparken merhametli olun! Adaletten ayrılmayın. Adaletten ne kadar saparsanız, o nispette yanlışa düşersiniz!

Gönülleri kazanmak da kaybetmek de kolaydır; ama kaybedilen bir gönle tekrar girmek çok zordur. Zira silinse de izi kalmaktadır.

Ne yazık ki, öyle kötü huylar vardır ki, nice insanın, başkalarına gülmesine, güzel söz söylemesine, olumlu yorum yapmasına, olayların iyi tarafından bakmasına, yeri geldiğinde yani kendisine söz düştüğünde Allah için güzel bir kelime ya da gönülleri okşayan hoş bir kelam etmesine engel olmaktadır. O kötü huyların belki de en kötüsü önyargılı olmaktır. Burada söylenecek şey, "Allah kurtarsın" diye dua etmektir...

İnsanlara olumsuz yaklaşmaktansa, hiç değilse onlara eziyet verecek söz ve davranışlardan uzak durun!

İnsanlara karşı nötr olun ama asla önyargılı olmayın! Kendisine karşı nötr duygular beslediğin kimsenin iyi amellerini görürsün, güzel yönlerini takdir edersin. Kötü halinde iyileşme olup ıslah olursa kendisine yaklaşırsın. Belki yakın bir dost bile olabilirsin. Fakat kendisine karşı önyargılı olduğun kimsenin iyiliklerini göremezsin. Önyargılı kişinin gözlerinin gördüğü en iyi insan bile olsa, onu kötü sayar. Çünkü önyargı, gözlerinin önünde gerçekleri görmeye engel bir perdedir! Önyargılar hem iç hem de dış azaları hasta eder. Artık gözü, kulağı, dili, kalbi, kafası sağlıklı olarak fonksiyonlarını icra edemez duruma gelir. İnsan, saplantı haline gelen önyargılarından kurtulmadıkça selamet bulamaz! Önyargılarınıza değil, Hakk Teâlâ’dan gelen Hakk’a uyun.

Unutmayın ki; “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18; Edeb, 27; Bkz: Müslim, Fedâil, 65) “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” (Müslim, Fedâil, 66; Bkz: Tirmizî, Birr, 16, Buhârî, Tevhîd, 2)

 

28-  İSTİKRÂ’NIN ANLAMI NEDİR?

Usûl ilminde de kullanılan "istikra'" اِسْتِقْرَاء kelimesi; "inceleme, tetkik, etraflıca araştırma, tahkîk" gibi anlamlara gelmektedir. "Ortak vasıflara dikkat ederek etraflı bilgilerden genel (umûmî) sonuçlar çıkarma, bir şey hakkında ayrıntılı bilgi verme, genelleştirme ve tümevarım" demektir.

İstikra' kelimesi, istif'âl bâbında olup, "inceledi, araştırdı" anlamındaki اِسْتَفْعَلَ fiilinin masdarıdır. Bu kelime ise asıl itibariyle üçüncü bâbdan olan قَرَاَ  > يَقْرَاُ 'dan gelmektedir ki "okudu" demektir. Demek oluyor ki, "araştırma, inceleme" anlamındaki istikra' kelimesinin kökünde "okuma" vardır.

Bazı kimseler araştırma denilince, sormayı, dinlemeyi, düşünmeyi, mantık yürütmeyi, tartışmayı, seyretmeyi, gezmeyi vb. şeyleri anlıyor olsalar da, gerçek araştırma, okumadan gerçekleşmez. Okumadan araştırma ve inceleme yapılamaz.

O halde bilelim ki, araştırmacı bir yapıya sahip olduğunu söyleyenler okudukları kadar araştırmacıdırlar. Yeterli düzeyde okumayan bir kimsenin bir meseleyi tam olarak bilmesi neredeyse imkânsızdır. Tekrar etmek gerekirse araştırma ve inceleme dinlemekle de konuşmakla da gerçekleşmez.

Öğrenmenin en sağlıklı yolu okumaktır! Allah'tan gelen hakkı okumak! Okunanları, hak terazisi ile tartarak değerlendirmek! Bilelim ki, Rabbimizin ilk emri: "Yaratan Rabbinin adı ile oku" (Alak: 1) Âyet-i Kerîmesidir. Okumak bu kadar önemli olmasaydı ilk İlâhî Ferman olur muydu? İnsanlar, ışınlanmayı da icad etseler, zamanda yolculuk da yapsalar, Allah adına okumanın yerini hiçbir şey tutamaz. Okumak hiçbir devirde değerini yitirmez! İnsanların değer yitirmeleri, okumanın, ilmin, fennin ve Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden sanatın kıymetten düştüğü anlamına gelmez. Bilâkis bu fikirler, okumadan köşe dönme sevdalısı olan ve okumanın değerini anlayamamış muhteris insanların nefsânî zanlarıdır.

“… Onlar ancak zanna uyarlar. Zan ise şüphesiz, hak adına hiçbir şey ifade etmez.” (Necm: 28)

 

29- “ALLAH, AÇLARA DA BU NİMETLERİ NASİP ETSİN!”

Gerçek Şükür Nasıl Olur?

Siz, bakkalda alışveriş yaparken bir dilenci gelip "abi, ekmek alır mısın?" diyorsa, lokantadayken bir başkası gelip "abi, karnım aç, yemek söyler misin?" diyorsa, bir diğeri dönercide "bana döner alsana" diyorsa; vay o bakkalın, lokantacının ve dönercinin hâline!

Sonuç şu: Dilenciler bile bugünün pek çok esnafının cömert olmadığının farkında... Onlardan bir şey beklemiyorlar da, acaba müşteriler bir cömertlik yapar mı diye müşteriden medet umuyorlar! Böyle yaptıklarında mekân sahibinden fırça yeme pahasına!...

Geçmişte söylenen güzel bir söz vardır. Ata evladına bir bağ bağışlar ama evlat ataya bir salkım üzüm vermezmiş. Teşbihte hata olmasın. Sanki durum buna benziyor. Ya da Kur'ân'da anlatılan bahçe sahiplerinin durumu gibi. Allah, onlara muhteşem güzellikte, bereketli, sulak ve verimli bahçe ihsan eder; fakat o bahçenin sahipleri fakirlerin hakkı olan zekâtı esirgerler. Aman ha, bize bir yoksul yanaşıp da bir şey istemesin diye âdeta yoksullardan sakınır, gizlenirler! Onları görmemezlikten gelirler. Sabah erkenden bahçelerine giderler de, bir fakir bizi görüp de arkamıza takılmasın diye düşünürler. Çünkü fakirlerinin taleplerinin aşağı yukarı ne olabileceğinin farkındadırlar. Ve bunu hiç duymak istememektedirler.

Cimrilik yapanın bahanesi tükenmez. "Ama, ama"ları bitmez! Zira minareyi çalan kılıfını da hazırlar. Fakat cimri olup da elleri altındaki dünyalıklardan muhtaçları mahrum bırakanlar bilsinler ki, cimrilikten beter hastalık olmaz. Cimri olanın malında bereket olmaz! Kazancı bin gelse, bin bir gider. Cimrilik, insan karakterinde bir defodur, kusurdur. Ne kadar kazanırsa kazansın, cimriliği terk etmedikçe, madde ve mânâ dünyasındaki açıklığa hiçbir kazancı yama olamaz! Tâ ki şükretmeyi hakkıyla öğrendiği vakte kadar!.. Unutmayalım ki, şükür üçe ayrılır. Dille yapılan şükür, tüm azalarla yapılan (amelî) şükür ve kalbin şükrüdür. Kazanılan malın şükrü öncelikle amelle olur. Zira her şeyin şükrü kendi cinsindendir. Allah, bir insana mal vermişse, onun şükrü, malını Allah için infak etmekle gerçekleşir. Allah, bir kuluna araba vermişse, o arabanın şükrü, o vasıtayı Allah yolunda kullanmakla, yolda kalmışın imdadına yetişmekle, hastası ve ihtiyacı olanlar için arabanın kontağını çevirmekle gerçekleşir. Sadece "çok şükür" demek şükür değildir. Dil böyle der, amel tam aksini yapar. Bu nasıl şükürdür? Kulların bu gerçeği anlayıp, şükreden bir kul olmaları, hem dünya hem de âhiretlerinin hayrı için zarûrîdir.

“Çok şükür Yâ Rabbi, bugünde kebap, pirzola, döner, iskender, tavuk, yağlı, ballı, sütlü, tatlılı nimetlerinden yedik. Olmayanlara da ver” demek şükür değildir. Allah, olmayanlara, İsrâîloğullarına yaptığı gibi, gökten bıldırcın ve kudret helvası gönderecek değil ya!

Ey arkadaş! Rızkın gerçek sahibi olan Âlemlerin Rabbi, senin elinle muhtaç kullarına ikrâm edilmesini emretmektedir. Unutma, Allah seni fakirlerle, fakirleri de seninle imtihan etmektedir. Eğer cimrilik rehâvetinden kurtulup kendine gelirsen, paylaşmanın hazzını, bereketini ve güzelliklerini göreceksin. Yok, şeytana kulak verirsen, bu nasihatler kulağına hiç ulaşmayacak. Çünkü şeytan seni fakirlikle, aç kalmakla, muhtaç hale düşmekle korkutacak. “Aman ha, fakirlere bir şey verme! Yoksa bir gün sen de onların durumuna düşersin” diyecek. Böylece cimriler -Allah korusun- varyemez amcalar ve varyemez teyzeler haline gelecek! Her insanın midesi yarım ekmekle doyar ama açgözlü insanın nefsi 2-3 vadi dolusu altınla doymaz. Midesini, ruhunu değil de, nefsini doyurmanın telaşında olan kimse de doyumsuzluktan ve açgözlülükten hiçbir zaman kurtulamaz!

Ey lokantacı arkadaş! Her gün lokantandan birkaç tane muhtaç insan bedava yemek yese, neyin eksilir? Ne kaybedersin? Ey dönerci arkadaş! Her gün işyerinden belli sayıda muhtaç döner yese, iflâs mı edersin? Ey bakkal arkadaş! Sen de mahallendeki, sokağındaki, muhitindeki muhtaçları gözetsen daha hayırlı olmaz mı? O muhtaçların duası size yetmez mi? Onların duaları ve o kimselere yaptığınız güzel ameller hatırına, hürmetine Yüce Allah işlerinize bereketler ihsân etmez mi? Zira siz, muhtaçları gözetirseniz, Allah da sizi gözetir. Siz gerçek anlamda şükrederseniz, Allah da mutlaka artırır. Bilin ki, siz de Allah’ın lütfuna, keremine, ihsânına, ikrâmına ve rahmetine muhtaçsınız. Bütün insanlar gibi…

O insanları suçlamayı bir tarafa bırakıp, cömert olursanız, sizin yapacağınız güzel amelinizi Yüce Allah takdir etmez mi? Allah için yapacağınız infâkınızdan râzı olmaz mı? Allah, sizin “bir”inize on, belki yedi yüz, belki de daha fazla sevap vermez mi? Bu ameliniz, sizin için en muhtaç olduğunuz hayırları elde etmenize vesile olmaz mı? Nefsinizi, ehlinizi ya da başka insanları râzı etmek adına çalışıp çabalamanız, koşturup didinmeniz, Allah’ın rızâsını kazanmanızdan daha mı önemlidir? Siz, şükrederseniz Yüce Allah artırmaz mı? Siz, maddî sıkıntıları aştığınızda mânevî sıkıntılarınızı görüp onları ıslâh etmek için hem duyarlılık hem de zaman kazanmaz mısınız? Bakınız, bir güzel amelin ardında dünyevî ve uhrevî nice hayırlar, iyilikler, güzellikler bulunmaktadır. Yeter ki, Allah için “bismillah” diyelim, vekilimiz ve yardımcımız Yüce Allah’tır. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir, ne güzel Mevlâ’dır ve ne güzel yardımcıdır. Rabbimiz, Sen’den affını dileriz; dönüş ancak Sanadır.

 

30-    “İBÂDET, ALLAH’LA KUL ARASINDADIR” DEMENİN ANLAMI:

Bugün Modernizm, "İbâdet, Allah'la kul arasındadır, Allah'la kulun arasına girilmez" derken, aslında kulların Allah'a ibâdet etmelerinden kaynaklanan rahatsızlığını dile getirmiş olmaktadır. Yani demek istemektedir ki, "İbâdet etmeyene karışılmasın, kimseye de ibâdet et" denilmesin! Ama Allah, kendisine ibâdet edilmesini ve kötülüğe de imkân ölçüsünde engel olunmasını emretmektedir. Yani bu iki konuda Yüce Allah'ın, Modernizm'in felsefesine tam zıt iki emri bulunmaktadır. Bu durumda kul, insanların uydurdukları Modernizm denen dünya görüşüne mi uyacak yoksa Âlemlerin Rabbi olan Yüceler Yücesi Rabbimizin emirlerine mi? "İbâdet etmeyene karışılmasın" diyenlere deriz ki: Allah, Kitâbında: "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin" (Kehf, 29) buyurarak -sonuçlarına katlanmak şartıyla- imtihanın cilvesi açısından, küfrü seçenlere "inkâr yolunu seçme irâdesi"ni vermiştir. Bu nedenle gayrimüslimliği seçenlere hiçbir Müslüman karışmaz ve onlara "neden ibâdet etmiyorsun?" demez.

“İbâdet etmeye karışılmasın” diyen samimi ise, bizzat kendisi ibâdet edenlere karışmasın, onların aleyhinde sözler sarf etmesin. Kaldı ki, -zikretmeye değer nitelikte- dünyanın neresinde ibâdet etmeyene karışan vardır. Tam aksine bazı coğrafyalarda az ya da çok ibâdet edenlere karışma sorunu vardır. Bakınız Doğu Türkistana, Filistine, vs… Dünyaya Modenizm hâkim olduğu için, bu öğretiye göre zaten ibâdet zorunluluğu yoktur. İbâdeti zorunlu görmeyen bir düşünce sistemi insanların ibâdet etmelerini sağlamak için çalışma yapar mı? Yapsa, bu kendisiyle çelişmesi olmaz mı? Dolayısıyla, insanların ibâdet edip etmemesinin çetelesini kimse tutmasın. Yüce Rabbimizin yazıcı melekleri o işi görüyorlar. Kula düşen, kulların hayrı için çalışmaktır. Ama kaş yapayım derken de göz çıkarmak hayırlı bir amel olmaz.

Tarih boyunca İslâm beldelerinde bulunan ve günümüze kadar gelen kiliseler, havralar, sinagoglar ve manastırlar bu gerçeğin açık belgeleridir. İslâm, gayrimüslim tebaanın mevcudiyetini yok saymaz. Din ve vicdan hürriyeti de her insanın hakkıdır. İslâm'da kötülükler ve zulüm yasaklanır, âmme hukukunu ihlâle izin verilmez, Allah'ın emir ve yasakları bâtıl ve nefsânî arzular uğruna çiğnenmez. İslâm'da tecessüs yoktur. Yani insanların gizli halleri araştırılmaz. Evlerinde ne yaptıkları merak edilmez. İnsanların gizli ayıpları deşifre edilmeye çalışılmaz. Bir kimsenin suç işlediğine şahit olunsa dahi yeterli şahit bulunmadıkça o kimse suçlu addedilmez. Islah yoluna gidilir. Eğitime önem verilir. Maneviyatı zenginleştirici aktiviteler yapılır. Bir kötülüğü değiştirmek o kötülüğün kaynağını yok etmekle mümkündür. Şüphesiz ki tüm insanlık kötülüğün karşısındadır. Yeter ki, yapıcı dil kullanmayı bilsinler. Aykırılıkların ve zıtlıkların başlangıç noktası yapıldığı hiçbir diyalog başarı getirmez. Saygı, müsamaha, aklıselim ve sağduyu ile hareket edebilen insanlık güzelliklerle tanışabilir. Tarih boyunca hamaset, asabiyet, hamiyet, gazap, önyargı ve tahammülsüzlük sonuçta hep pişmanlıklar getirmiştir. En güzel sûrette, ölçüde, kabiliyet ve imkânlarda yaratılan insana yatırım yapmak, ona değer vermek medenî olabilmenin göstergesidir. İnsana önem veren bir düşüncenin de Allah’ın izniyle selâmet bulması ümit edilir. İnsanı ihmal etmek gericiliktir. İnsana zulmetmek ise barbarlıktır, medeniyetsizliktir. Unutmayalım ki, insanlığın lügatinde “sizden-bizden” diye bir ayırımcılık hakikatte yoktur ve olmamalıdır. Hepimiz Hz. Âdem’in çocuklarıyız. Hepimizin aslı topraktır. Hepimiz de bu dünyaya aynı yoldan gelmekteyiz ve –Allah’a hesap vermek üzere- tekrar toprağa dönmekteyiz. Aslı bir olan ve aynı özellik ve potansiyele sahip olan insan, bu dünyaya gelince insaniyetten çıkmamaktadır. İnsan insanın hemcinsidir, toprak kardeşidir. Velev ki yanlış amelleri olsa da… Önemli olan yanlışı güzellikle düzeltmeye çalışmaktır. İyi niyeti ve samimi duygu ve amelleri ortaya koyabilmektir. İnsan, fıtratında iyiliğe kötülük yoktur. İstisnâî durumlar da emsâl teşkil etmez. Bunca günahına rağmen, Allah yarattığı kulunu kendi haline terk etmezken, biz kendimizden olan cinslerimize birkaç hatası sebebiyle nasıl sırt dönebiliriz!

 

31- KISIR POLEMİKLER VE KALICI KIRGINLIKLAR!

“... İnsan, tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.” (Kehf: 54)

İnsan sıfırı tükettiğinde (menfi anlamdaki) tartışmayı can simidi olarak görür! Oysa yıkıcı tartışmalardan hayır umulmaz!

Farklı düşünceler taşırken, sohbeti aykırılıklardan başlatmak aykırı sonuçlar doğurur. Pişmanlık ve zarardan başka, hiçbir hayır elde edilmez. İnsanın nefsine, kişiliğine, değerlerine değil; ruhuna, fıtratına, selim aklına hitap etmek gerekir. Muhatabımız olan insan ile insaniyette eşit hale gelmeden, saygılı ve edebli şekilde, dostça bir yere oturmadan; yukarıdan/yüksek perdeden konuşmak, aşağılayıp, rencide etmek, saldırgan ve muhatabının hayır ummadığı bir üslupla hamasi nutuklar atarcasına konuşmak, yapmak değil, yıkmaktır. Bugün, buna "polemik" denilmektedir. Yani münakaşa, çekişme, kısır ve sonuçsuz tartışma... Başka bir deyişle; kalem kavgası, söz dalaşı… Dikkat çekmenin kestirme yollarından birisi "hâlif tu'raf" sözünde olduğu gibi, "muhâlefet et, tanınırsın" mantığıyla hareket etmek olunca, sonuçta da verimsiz tartışmalar ve antipati uyandıran polemikçiler türemektedir! Birkaç kişinin alkışlaması ile tatmin aramak ise yukarıda dediğimiz gibi "sıfırı tüketmek" olsa gerektir.

Eskilerin bir tabiri vardır. "Lafla peynir gemisi yürümez" diye. Unutmayalım ki, riyâzetin, zühdün ve takvânın yolu; az konuşmaktır. Ağzı kalabalık olan, çok konuşan kimseler erbâbının yanında itibar görmez, sevilmez. Zühd ve takvâ sahibi odur ki, susması gereken yerde bin kez susar/konuşmamayı başarır, konuşması gereken yer geldiğinde ise hakkı söyler. Ama konuşacağı zamana başkaları karar vermez. Yani başkalarının gazıyla, isteğiyle her polemiğe atlamaz!

Peygamberimize Müslümanların en hayırlısı sorulduğunda: "Müslümanların, dilinden ve elinden esen kaldığı kimsedir" (Müslim, Îmân, 64) buyurmuştur. Ebû Muhammed Abdullah b. Ebû Zeyd'den İmam Nevevî'nin naklettiğine göre, İslâm'ın tüm hayırlarını, âdâblarını cem eden dört Hadîs'ten birisi: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun" Hadîsidir. Diğerleri ise: "Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi Müslümanlığının güzelliğindendir", "Kızma", "Kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe sizden herhangi biriniz (kâmil anlamda) iman etmiş olmaz" Hadîsleridir. (Bkz: Şerh-i Müslim, Îmân, 19. Bölüm Hadîslerinin Şerhi)

Peygamberimizden nasihat isteyen kimse çok kızan birisi değil de çok konuşan kimse olsaydı Peygamberimiz aleyhisselâm o kimseye "kızma!" yerine muhtemelen "çok konuşma!" derdi!..

Netice: Ya hayır söyle ya da sus! Hayırlı olmayan şeyleri “hayır” adı ve niyeti altında da söyleme! Eğer insanlar, şerr konuşmayı terk edebilirlerse, dillerinde olmayan şerr zaman içinde fiillerinden de uzaklaşacaktır. Allah’a ve âhiret gününe iman eden Müslüman bu temel ilkeye riâyet etmelidir. Zira ya hayır söylemek ya da susmak sâlih kulların bir sıfatıdır, bir prensibidir.

 

32-  "GEREK KİTAP EHLİNDEN VE GEREKSE MÜŞRİKLERDEN OLAN KÂFİRLER …”

Beyyine Sûresinin birinci Âyetindeki مِنْ “min” (-den, dan) kelimesinin i'râbını bilmeyenler, Âyete yanlış anlam verebilirler.

Nitekim bazı meâllerde: “Kitap ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar…” ya da “Kitap ehlinin ve müşriklerin inkâr edenleri…” biçiminde yanlış anlamlar çağrıştıran ya da bütünüyle yanlış olan anlamlar verildiğine şahit olmaktayız.

Bu tür bir çeviri akla şu soruyu getirmektedir? Kitap ehli olan Yahûdîlerin, Hristiyanların ve şirk koşan müşriklerin “kâfir olanları” derken; bu zümrelerin kâfir olmayanları da var mıdır? Bu şekilde çevirinin nedeni, Âyetin metninde geçen “min” harfine yanlış anlam vermekten ve Âyetin gerçek anlamına vurgu yapıcı bir açıklama eklememekten kaynaklanmaktadır. Bu tür çeviri yapanların çoğu aslında üzerinde durduğumuz ters ve bâtıl anlamı kastetmeseler dahi, üslupları yanlıştır. Bu da Arapça ilmine hâkim olmamaktan ileri gelmektedir. Kaldı ki, meâlci bazı kimseler yanlışlığına vurgu yaptığımız bâtıl anlamı kastetmektedirler. Dolayısıyla da cennete sadece Müslümanların değil, Yahûdîlerin ve Hristiyanların da gireceklerini savunmaktadırlar. Bu iddia ve inançlar sonradan uydurulmuş bid’at ve modernist düşüncelerdir.

Meâllere mürâcaat edildiğinde bu Âyetten yanlış sonuçlar çıkarılmaması için, bu konuda bir miktar durmak istiyoruz.

Âyetin anlamı; "kitap ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar" yani bu iki küfür fırkasının bir bölümü anlamında değildir! Âyetlere yüzeysel ve zâhiren anlamlar verenler sık sık Rabbimizin murâdına zıt şekilde büyük yanlışlara düşerler.

"Kitap ehlinden ve müşriklerden" ifadesinin nasıl anlaşılması gerektiğini açıklayalım.

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

Bu Âyette geçen مِنْ “min” harf-i cerr'i, beyâniyye'dir. Yani açıklama için gelmiştir. Beyâniyye edatının görevi; kendisinden önce geçen ve anlam bakımından mübhem (kapalı) olan kelimeyi açıklığı kavuşturmaktır. Bu kapalı kelimeler genellikle ism-i mevsûl, istifhâm edatı veya şart edatı olurlar. Açıkladığımız lafız الَّذِينَ كَفَرُوا şeklinde ism-i mevsûllü olarak gelmiştir. Bu kelimenin anlamı, "inkâr edenler, küfredenler, Hakkı ve hakikati örtenler ve kâfirler" gibi anlamlara gelir. Bu kelimede "kâfirler" ile kastedilenler, hemen sonrasında gelen “min” harf-i cerr'i ile açıklanmıştır. Bu “min” harfi, beyâniyye anlamındadır. Yani görevi, kendisinden önceki mübhem kelimeyi açıklığa kavuşturmaktır. Âyetin anlamını şimdi tekrar verelim: "Kitap ehli ve müşrikler olan o kâfirler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılmayacaklardı."

Bu Âyetteki “min” harfine teb'îz (bölme, bir kısma ait kılma) anlamı verilemez. “Min” harfinin teb'îz için olması durumunda anlam; "Ehli kitap ve müşriklerden bir kısım kâfirler" şeklinde olur. Hiçbir mu’teber âlim bu tarz bir i'râb ve tefsir yapmamıştır. Bu yorum, ilmen ve aklen yanlıştır! Zira müşriklerin hepsi küfretmişlerdir. Bir kısmı değil! Kitap ehlinden olanlar da, Peygamberimize ve Kur'ân'a inanmayarak küfürlerine devam etmişlerdir. Onlar da bütünü itibariyle küfür içindedirler, bir kısmı değil! Gerek kendilerine kitap verilenlerden, gerek müşriklerden, gerek mecûsilerden, gerek putperestlerden ya da hangi inançtan olursa olsun, İslâm dinine girenlere "Müslüman" denir. "Ehli Kitap", "müşrik", “mecûsi" vb. iman etmeden önceki sıfatlarıyla anılmazlar. "Müslüman" olduktan sonra o kimseler de zaten kendilerinin eski câhiliyyeleriyle anılmalarına rızâları olmaz. Bu da ayrı bir yön!

Şu Âyeti okuyalım:

"Onlardan (kitap ehlinden) iman edenler olmakla birlikte onlardan çoğu (dinden çıkmış) fâsıklardır." (Âl-i İmrân: 110) Bu Âyette belirtilen şey; Ehli kitap olan bazı kimseler iman ederek eski dinlerini terk etmişlerdir. Ama meâlci anlayıştaki bazı kimseler, bu Âyeti, "onların içinde (sapık dinlerini terk etmeden, o hal üzerinde kalarak) iman etmiş kimseler vardır" şeklinde anlıyorlar! Oysa Rabbimizin bize bildirdiği şey, tam aksi mânâdır. O da şudur: "(İslâm geldikten sonra) Hristiyan ve Yahûdîler içinden iman edenler de vardır. Ama onların çoğu dinden çıkmış fâsıklardır. Yani iman etmemişlerdir."

Âyetleri, Kur'ân bütünlüğü içinde değerlendirmezsek bu ve benzeri yanlış fikirlere her zaman düşeriz. Allah korusun! Konumuz olan Âyeti eğer meâlci bir zihniyetle okumazsak, Âyetin metninden dahi sahîh mânâyı anlayabiliriz.

Bakınız, Âyeti, Elmalılı nasıl çevirmiş:

"Ehli kitab ve müşriklerden o küfredenler, infilâk edecek değildi gelinciye kadar kendilerine beyyine." Akla baskı yapmadıkça, lafızları istismâr etmedikçe bu meâlden hakikate zıt anlamlar çıkarmak mümkün değildir. "Ehli kitab ve müşriklerden o küfredenler, ..." Âyet, motamot çevrildiğinde, bu mânâ doğrudur ama yanlış yönlere çekilme ihtimâli varsa, aklıselim hiçbir kimse, bu Âyeti açıklamasız bırakmamalıdır. O dönemlerde bu tür fitneler yaygın olmadığı için, Elmalılı merhûm, bu çeviriyle yetinmiştir. Gerekli açıklamaları tefsirinde yapmıştır. Demek istenen mânâ şudur: Küfredenler kapsamındaki Ehli kitap ve müşriklerin tamamı...

Âcizâne, bu Âyeti şu şekilde ifade etmek, günümüzde insanların sapıtmaması için daha hayırlı olur düşüncesindeyim.

"Kitap ehli ve müşrikler olan o kâfirler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılmayacaklardı."

Yani: “Gerek Kitap ehlinden, gerek müşriklerden olan o kâfirler …” anlamındadır. Bu Âyette, “küfredenler, kâfirler, inkârcılar” ile kastedilenin hangi kâfirler oldukları açıklığa kavuşturulmaktadır. Ama ne yazık ki görmek istemeyen başka şeyler görmekte, duymak istemeyen ise başka şeyler duymaktadır.

Âyette "müşrikler" kelimesinden sonra "-den" eki getirildiğinde, Türkçe'de, "müşriklerden bir bölümü, bir kısmı" gibi bir anlam çağrıştırdığı için, o kelime yerine o kelimenin asıl anlamını ifade etmesi maksadıyla "olan" kelimesi getiriyoruz. Zira burada "-den" anlamındaki harf-i cerr, “teb'îz” için değil, “beyân” içindir. Yani kendisinden sonra gelen kelimeye, "müşriklerin bir kısmı" şeklinde bir anlam katmaz. Bilakis “beyân” için gelen o “min” (-den, -dan anlamlı) kelime, kendisinden önceki (küfredenler, kâfirler) kelimesinin mahiyetini açıklamak için, müşrikler ve ehli kitap kelimelerinin başında gelmiştir. Ve kâfirlerden kastedilenin şirk koşanlar ve kendilerine kitap verilmiş olan Hristiyanlar ve Yahûdîlerin tamamı olduğunu açıklamıştır...

Sormak lazımdır; bu Âyetten kitap ehlinin bir kısmının küfre girdiğini birçoğunun ise küfür içinde olmadığı anlamını çıkaranlar, acaba aynı şeyi müşrikler hakkında da düşünüyorlar mı? Müşrikler hakkında böyle bir şey iddia edilemeyeceğine göre, biri diğeri üzerine atfedilen iki kelime (Ehli kitap ve müşrikler) hakkında böylesi tutarsız yorumlar yapmak çifte standarttan başka nedir ki? Hem de Hristiyan ve Yahûdîlerle alâkalı Nasslarda bulunan çok sayıdaki açık hükümleri görmezlikten gelme pahasına!

Rabbimiz, sözlerin en güzelini en güzel şekilde anlama ve yaşama muvaffakiyetini bizlere nasip ve müyesser eylesin.


33- AVRET MAHALLİNİ KISMEN DAHİ AÇMAK MÜNKERDİR…

İmam Nevevî rahımehullah, iyiliği emredip münkerden sakındırma yükümlülüğünün –kendi zannında fayda vermeyeceğini düşündüğünde bile- mükellefin üzerinden kalkmayacağını, iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazifesinin teblîğ etmekten ibaret olduğunu, teblîğ yapılan kimsenin itaat edip söylenilenleri yapıp yapmamasından sorumlu olmadığını ifade ettikten sonra Rabbimizin şu Âyetini zikretmektedir: “Rasûle düşen ancak teblîğdir.” (Mâide: 99)

İmam Nevevî daha sonra da münkeri değiştirmekle sorumlu olanın görevinin açıkça söylemekten ibaret olduğunu, uyarılan kimsenin öğüdü tutup tutmamasından uyarıcıya bir sorumluluk olmadığını belirtmek adına, hamamda ya da başka bir yerde avret mahallini kısmen de olsa açmış olan kimseyi gören kişinin gördüğü bu münkeri düzeltmek adına o kimseyi uyarmakla mükellef olduğunu, o kimsenin münkere devam etmesinden uyarıcıya bir sorumluluk düşmediğini belirterek konuyu bu şekilde örneklendirmiştir.

Münkerin değiştirilmesi için nehy-i ani’l-münker yapan kimsenin ikaz ettiği kimsenin itaat edip etmemesinden sorumlu olmadığını âlimler geçmiş dönemlerde hamam vb. yerlerde avretini kısmen de olsa açan kimsenin halinin “münker” olduğunu ve bu duruma şahit olanın, o kişiyi uyarmak zorunda olduğunu haber vererek bildirmişlerdir. Müslüman ecdâdın yaşadığı dönemlerde umûmî münkerler bulunmadığı için İmam Nevevî ve diğer âlimler bu ve benzeri –ferdî ve kısmî- örnekler vermişlerdir. Bu misalde de avret mahallinin tamamen açılması değil, dizlerin, uylukların, göbeğin vb. bölgelerin kısmen açılması söz konusudur. Bu konuda açıklamalar yapan âlimler günümüzü görselerdi acaba nasıl örnekler verirlerdi! Açık saçıklığın, teberrücün, ihtilâtın yaygınlaştığı, örtünmenin değil giyinmenin çağdaşlık olduğu, modanın büyük kitleleri dilediği kalıplara sokabildiği günümüz dünyasından münkere dair örneklerde âdeta enflasyon patlaması olmuştur! (Konuyla ilgili açıklamalar ve örnek için bkz: "El-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim", Îmân, 20. Bâb, 78. Hadîs’in açıklaması).

 

34- CÖMERTLİK VE TUTUMLULUĞUN MAHİYETİNİN NE OLDUĞUNU BİR ÖRNEKLE ÖĞRENELİM VE ÖĞRENDİKLERİMİZLE AMEL EDELİM:

Cömertlik on kişiye çiğköfte dürüm söylemektir. Bundan daha da cömertçe olan davranış ise dürümlerin yanında herkese ayran da söyleyebilmektir.

Evet, cömert olanlar ya da cömertliğe aday insanlar başkalarına bir şekilde iyilik ve ikrâm ederler. Daha cömert olanlar ise yaptıklarını tam ve noksansız yapmadan içleri rahat etmeyeceği için, ikrâm ederken ve iyilik yaparken en güzel şekilde hareket ederler.

Cömert insan on kişiye çiğköfte söyler ama her yerde yetmiş beş kuruş -bazı yerlerde elli kuruşa da almak mümkün- olan ayran için bir lira vermek zorunda kalırsa bundan rahatsızlık duyar. O fazlalığı vermek içinden gelmez; ya o fazlalıktan dolayı vazgeçer ya da eli mahkûm olan durumlarda istemeye istemeye verir. İşte bu, isrâfı sevmemek yani tutumluluktur. Tutumlu/cömert insan Allah için bin lira verir ama isrâf yoluna ya da haksızca talep edilen hallerde bir lira vermek istemez. Az kâra veya kendi hakkına kanaat etmeyen o adam, talep ettiği fazlalığı nasıl içi rahat ederek alır onu bilmiyoruz. Nasıl içine sinerek onu yer onu hiç bilmiyoruz.

Bu misalimizde rakamlar ile çiğköfte, dürüm tabirleri semboliktir ve izâfîdir. Bu bakımdan, “sizin oralarda yine ucuzmuş burada ayran bir buçuk lira, dürüm şu kadar” demeye gerek yoktur. Bir başkası da çıkar bu fiyatları çok yüksek bulabilir. Bu normal bir durumdur. Önemli olan, yaşadığımız coğrafyada bir malın taban fiyatı ile tavan fiyatı arasında ölçülü bir fiyat istikrârını benimsemektir. Elbette burada malı satarken çok ucuz satıp da sermayesi az olan kimseleri zor durumda bırakmak ve piyasayı bozmak da doğru değildir. Kimisi peşin alır, daha iyi şartlarda sermaye edinir, kimi ise vadeli alır ya da borçlanarak mal alabilir. Bu iki kişi birbiriyle rekabet ve mücâdele ederek, biri diğerini bitirmeye ve ona zarar etmeye zorlamamalıdır. Bir piyasanın herhangi bir malın satış fiyatı konusunda bir ortalaması vardır. Onun üzerine çıkmamak gerekir. Hele hele de tavan fiyatını bile aşarak, işyerinin bulunduğu yer avantajıyla ya da yeni ve modelli ürünler avantajıyla müşterileri istismar etmemek, onları sütünden, yüzünden, derisinden, etinden vs. yararlanılacak bir canlı yerine koyarcasına açgözlü olmamak gerekir. Ticâret herkesin işi değildir. Ehliyet gerektirir. Fakat günümüzde ehil olanlar değil, sermayedarlar ve fırsatını, bir yolunu bulanlar bu işi yapmaktadırlar. Sesli düşünelim; çorbayı şehir merkezinde içseniz beş lira, biraz kıyı semtlerde içseniz dört lira, otogarda içseniz sekiz ya da on lira… Şimdi n’oldu? Bu ne demek? Çorbanın fiyatı belli değil mi? Herkes tutturabildiğine satış yapacaksa, bu durum açgözlü, bencil ve muhteris insanlar üretmez mi? Esnaf(!) denetlense böyle yapabilir mi?

Ya da adamın eline yeni mallar, son model ürünler gelmiş pahalı satıyor. Sen, diyorsun ki, falan yerde aynı mal şu kadar… O adamdan aldığın cevap evlere şenlik. Efendim, bu elimizdeki mallar yeni geldi, fiyatları farklı… Bu fiyatlar ne kadar da değişkenmiş! Yeni gelmiş, eski gelmiş o senin sorunun. Ticâret yapan sensin. Kazanan da sensin. Ticârette çok kazanmak da var, az kazanmak da var, kazanamamak yani zarar etmek de var, hatta iflâs etmek de var. Fakat daha çok kazanmak için ya da zarar etmemek için müşteriye zulmetmek, insanların ihtiyaç sahibi olmalarını istismar etmek yok! Aksi takdirde aklıselim insanlar derler ki: “Böyle insanlar, adamı parasıyla rezil ederler.“ Rezil olmayan sıkıntıya düşmek anlamındadır. Aslında böyle esnaflar olduğu sürece müşteriler mazlûm olurlar. Ticâretin ahlâkî ve manevî boyutları vardır. Eğer o yönler ihya edilmezse hiçbir esnaf ve tâcir Allah’ın rızâsına uygun bereketli bir ticâret yapamaz!.. İşleri rast gitmez!..

Şimdi gelelim yukarıdaki örneğimize…

Örneğimizden çıkardığımız hisseler şunlardır:

1- Cömert olmaktan korkmayalım. Nasıl ki, cömertlikten/cömertlerden râzı olunuyorsa, o güzel sıfatı başkalarından beklemeden bizzat kendimiz taşımalıyız.

2- Cömertlik adına yarım yamalak işlerle kendimizi aldatmamalıyız. Yaptığımızı en güzel şekilde yapmalıyız. İkrâm ve infâkı çürük, değeri düşük, defolu, kusurlu, kıymeti az şeylerden değil, o şeyin en iyi seviyedeki emsalinden vermeliyiz. Gözümüzü yummadan alamayacağımız şeyleri başkalarına vermeye kalkışmamalıyız.

3- Tutumlu insanlar bir kuruş bile çöpe atmayı sevmiyorsa, esnaf, tâcir vb. mesleklerdeki insanlar daha çok kazanmak hırsıyla piyasadaki normal kâr marjının üzerine çıkmamalıdır. Zira onların bu açgözlülükleri uğruna talep ettikleri ateş pahası fiyatlarda mal satın almak istemiyoruz. Esnaf olmuş ama kanaatkâr olamamış adamlar, para kazanmaya hevesli oldukları kadar kanaat sahibi olmayı da öğrenmelidirler.

4- Müslüman, Allah rızâsı için bin lirayı içtenlikte ve sevinçle verir ama isrâf için olursa bir lirayı vermez, vermek istemez. Çünkü isrâf haramdır!

 

35- KONUŞURKEN ÖZLÜ VE ÖZET KONUŞABİLEN, YAZARKEN DE ÖZLÜ VE ÖZET KONUŞABİLİR. KONUŞURKEN KONUYU DAĞITAN, YAZARKEN DE KONUYU DAĞITIR.

Bir konuda veciz, özlü, özet, hulasa ve zübde olarak ana hatlarıyla yazabilmek, o konuda mufassal, detaylı ve geniş geniş konuşulabileceğinin de bir göstergesidir.

Bir kimse bir konuyu ana fikre odaklanarak kısa, orta ya da uzun bir yazı olarak ana hatlarıyla özlü olarak yazamıyorsa; o kimse konuştuğu zaman da o meseleyi dağıtır ve konuyu anlaşılır şekilde izah edemez. Yerli yerince konuşamayanlar laf cambazlığı ve demagoji yaparlar, konunun sağlıklı şekilde ilerlemesi için değil, kendi fikirlerinin baskın çıkması için âdeta seslerden ve sözlerden gürültü çıkarırlar.

Diğer taraftan, bir kimse konuştuğu mevzuyu dağıtıyor ve aklına geldiği gibi konuşuyor, on dakika aynı konu istikametinde konuşamıyor, yarım saatte konuyla ilgisiz belki de on farklı mevzuya girip çıkıyor bazen de çıkamıyorsa ya da ne anlattığını kendisi de bilmiyorsa ve dinleyenler ise, "bu adam ne anlatmaya çalışıyor?" diye düşünüyorlarsa; o kimse yazdığı zaman da konuyu dağıtır, mevzu ile alâkası olmayan şeyler yazar, satır doldurmak adına yazar tıpkı konuşurken vakit doldurduğu gibi...

 

36-  İNSAN ÇOĞU ZAMAN SAPLA SAMANI KARIŞTIRIR!

İslâm akîdesini benimsemeyen bazı kimselerde bulunan insânî ahlâka, efendiliğe bakıp, o davranışlardan uzak Müslümanların çirkin ahlâklarıyla karşılaştırma yapmak elma ile armudu kıyaslamak, tuz ile şekeri karıştırmak demektir. Elbette ki, insanların fıtrî özellikleri nedeniyle bazı ya da birçok güzel sıfatlar herkeste bulunabilir. Tam aksi şekilde, Müslüman olan bir kimsede de, -Müslüman olmayan birçok kişide bile bulunmayan- çirkin huylar bulunabilir. Bu durumda nasıl düşüneceğiz? Ne yapacağız? Hemen devasa bir delille karşılaşmış gibi, birine "vurun abalıya" diğerine de "ağam, paşam" mı diyeceğiz? Bunu yapmak, insanların insaniyetlerinden rastgele kareler kesmek, makaslamak, cımbızlamak değil midir? Kim demiş ki, bataklıkta gül yetişmez diye? Yine kim demişti ki, bataklıklar gülistandır, gül bahçesidir diye? Bu iki hakikatin birini göz ardı etmek haksızlık değil midir? İkisi birlikte ele alındığında şu sonuca varmaz mıyız? En elverişsiz şartlarda bile istisnâî durumlar görülse de, söz söylerken genele bakmak ve müstesnâ olan durumlar üzerine hüküm binâ etmemek gerekir. Kaldı ki bu manzara, insanın görünen yüzü yani insânî yönü açısındandır. Hakikatte önemli olan özdür. Kalbi fesat olduğu halde yüze gülen kimseden hoşnut olan insan var mıdır acaba? Ya da Âlemlerin Rabbine nankörlük eden bir kimsenin insânî sadakatinden memnun olan aklıselim biri? Demek oluyor ki, bazı davranışlar çirkindir, bazıları daha çirkindir. Bazıları güzeldir, bazıları daha güzeldir. Bunlar insanların amelleridir. Allah, iman sahiplerinin güzel ve çirkin amellerini mizanda tartacaktır. Ve onlara lâyık oldukları karşılığı verecektir. Müşrik ve kâfir kimselerin amelleri için kıyâmet gününde bir tartı kurulmayacaktır. O halde dünyada iken iki insanın amelini karşılaştırıp/kıyaslayıp bir sonuca ulaşan kimseler dikkat etsinler! Allah, neyin daha hayırlı yahut da daha kötü olduğunu haber vermiştir. Ama diğer taraftan da insanın âkıbetini kendisinden başka kimsenin bilemeyeceğini bildirmiştir. Hâle bakıp istikbâl için hüküm vermek büyük cehâlettir. Hâle bakıp istikbâlden ümitli olmak ve hüsn-ü zan yapmak ise rüşddür, olgunluktur ve hakka isâbettir. Sağlıklı akla ve olgun bir tıynete sahip olanlar güzel işler yaparlar ve gelecekten de ümitvar olurlar. Yan gelip yatarak, sırçalı köşkler ve ipek kaftanlar içinde cennet hayali kurmazlar. Yine de, kendilerini Allah’ın rahmetinin, mağfiretinin ve gazabının taksimatçısı olarak görüp; insanların istikbâlleri hakkında ahkâm kesmezler. Herkesin ıslâhı ve kurtuluşu için, -bir insan olarak- insânî samimiyetlerini ve -bir mü’min olarak- da îmânî hassasiyet ve sorumluluklarını yerine getirirler. Bütün insanlar, beden ülkelerine/insanlık binalarına yönelik şeytânî hücumlara karşı uyanık olmalıdırlar! Evet, hevâ ve heveslere geçit vermemeliyiz ki, şeytan o hevâ yolundan bizim kişilik ve karakterimize sızmasın. Sızmasın ki, bize vesvese vermek ve dilediğince yönlendirmek adına -Allah korusun- ana kumanda masamıza geçmesin! Bunun yolu da, şu bitmek tükenmek bilmeyen efkâr/fikirler girdabındaki mahkûmiyete son vermektir. Çözüm ise; Allah'ın dediğine tâbi olmak ve böylece iki cihânda da selâmet bulmaktır. Yüce Rabbimiz, bizlere, sevip râzı olduğu güzel kullarından olmayı nasip etsin.

 

37-  “ET İHTİYACI VARSA KURBAN KESİLİR, YOKSA KESMEYE GEREK YOKTUR” DEMEK YANLIŞTIR!

Konunun, et ihtiyacına endeksli tartışılması da bâtıldır! İnsanların kıyâmete kadar et ihtiyaçlarının bitmeyeceği gerçeği bir yana, kurban kesmek ibâdettir. İbâdetler de felsefî yaklaşımlarla yürürlükten kalkmaz.

Bazı İlâhiyatçılar, İslâm'da kurban kesmek var ama insanların et ihtiyacı yoksa kurban kesilmeyebilir, diyorlar. Yani eş-Şâri' olan Allah'ın emrettiği bazı ibâdetlerin hikmeti olarak bazı sebepler gösterilerek ibâdetlerden imtinâ etmenin ya da o ibâdetlerin, Rasûlullah aleyhisselâm tarafından ortaya konulan uygulamalarını değiştirmenin câiz olabileceğini söylüyorlar. Oysa “halkın, et ihtiyacı var ya da yok” biçiminde kurbana yaklaşım göstermek yanlıştır. Kurban kesilebilmesi için böyle bir illet nerede geçmektedir? Haccda ve umrede Müslümanlar kurban keserler. Çok sayıda insanın kurban kesmesine gerek yok, denilebilir mi? Yahut da “kesilen etler zâyi oluyor” iddiasıyla kurban kesmenin aleyhinde bir sonuca ulaşılabilir mi? Kesilen kurbanları zâyi etmek günahtır. Bu konuda problem, kurban etlerinin telef edilmesi veya kokutulmasıdır. Buna neden olanlar, bu işe ehil değillerse -ki sonuç bu ise ehil değiller-, bu işi bilen kişilerle kurban ibâdetinin ihyâ edilmesi yani etlerin korunması ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılması gerekir. “İnsanların ete ihtiyacı kalmamıştır” diyen kimseler, tuzu kuru insanlardır. İnsanın ete ihtiyacı olmaz mı? Nice fakirler bırakın eti, temel gıda ve temel ihtiyaç maddelerini bile tam olarak temin etmekte güçlük çekiyorlar. Kirasını ödeyebilmek için veya yakıtını alabilmek/karşılayabilmek için âdeta boğazlarına gidecek gıdalardan bile kesiyorlar! Bir beldede fakir kalmasa yine kurban kesilir. Zira bir yerde ihtiyaç sahibi yoksa başka beldelerde milyonlarca ihtiyaç sahipleri bulunmaktadır. Afrika gibi nice coğrafyalarda insanlar açlıktan ölmektedirler. Pek çok yerde insanların geneli yarı aç yarı tok yaşamaktadır. “Ete ihtiyacımız yoktur diyenler” başlarını kaldırıp da etraflarına bakarlarsa o ihtiyaç sahiplerini göreceklerdir! Ete ihtiyacın olmadığını söyleyenler neden et yemekten ve et yemeklerinden vazgeçmezler bunu da anlamak mümkün değildir! Yani o kimselerin itirazı, hayvanın Allah için kesilmiş olmasına mıdır? Et yemek için kesilirse normal ama Allah’ın emrettiği zamanda kesilirse yanlış mı oluyor? Bu nasıl bir mantıktır? Kurban, Allah'a yaklaşmak içindir ve ibâdettir. Haddizatında ekonomik durumu müsait olanlar kurban keserler. Fakirler bile imkân bulurlarsa kesebilirlerken zenginlerin gevşek davranmaları hiç doğru olur mu? İyice düşünülürse, Yüce Rabbimiz, insan hayatı için her güzel şeyi bize bildirmiştir. Ama bazı insanlar, bu güzellikleri anlayamıyorlar. Ya da kendi ihtiyaçları olmayınca, herkesi kendileri gibi “tok” sanıyorlar! Oysa bizim asıl ihtiyacımız, Allah’a yaptığımız ibâdetlerimizden elde edeceğimiz sevaplardır. Kurbanın et yeme yönü olsa da, asıl güzel yanı, Allah için kurban kesmektir ki, bu da takvâdan kaynaklanır. İşte Rabbimiz de buna bakar, buna değer verir. Kurban bayramında kurban kesmek cumhûra göre Sünnet-i Müekkededir, Hanefî mezhebine göre ise vâcibdir. Peygamberimizin kestiği ve ümmetine emrettiği kurban için, İslâm’da var mıdır yok mudur diye tartışma çıkarmak, olsa olsa âhir zaman insanlarının yapacağı bir iştir! Ölmüş dedelerimiz duymasın; bu tartışmalarla zaman öldüren torunlarının kulaklarını çekerler!

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 05/10/2015 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
21.04.2026Salı
Son Konular .: 147- İnşikak Suresi (Seri' Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM