1. İNSANLARIN ÇOĞU LAFTA SAMİMİDİRLER!
Aslında imtihan; menfaat tercihinden ibarettir: Ya âhiretin menfaati ya da dünyanın menfaati. Akıllı insan, geçici olanı değil, kalıcı ve daha hayırlı olanı tercih eder.
Makam, mevki, diploma, para, şan, şöhret, itibar ya da dünyanın herhangi bir menfaatini elde etmeyi, Allah'ın razı olduğu amellere tercih eden bir kimse -dünyanın en büyük hatibi bile olsa- samimi bir insan olduğunu ispatlamak için kendisini yormasın!
Samimi bir insan, alâ külli hâl, Allah rızası istikâmetinde yürür; menfaat ve nefsâniyet yolunda değil!
"Ama o da lazım" deyip de, İman ve İslâm'ın gerektirdiği şekilde yaşamayanlar; lazımları fazlardan üstün gören kimselerdir!
4 MESELE, 4 HATIRLATMA… 1. İNSANLARIN ÇOĞU LAFTA SAMİMİDİRLER! Aslında imtihan; menfaat tercihinden ibarettir: Ya âhiretin menfaati ya da dünyanın menfaati. Akıllı insan, geçici olanı değil, kalıcı ve daha hayırlı olanı tercih eder. Makam, mevki, diploma, para, şan, şöhret, itibar ya da dünyanın herhangi bir menfaatini elde etmeyi, Allah'ın razı olduğu amellere tercih eden bir kimse -dünyanın en büyük hatibi bile olsa- samimi bir insan olduğunu ispatlamak için kendisini yormasın! Samimi bir insan, alâ külli hâl, Allah rızası istikâmetinde yürür; menfaat ve nefsâniyet yolunda değil! "Ama o da lazım" deyip de, İman ve İslâm'ın gerektirdiği şekilde yaşamayanlar; lazımları farzlardan üstün gören kimselerdir! Her kim, dünya menfaati ile Allah'ın rızası arasında tercih yapmak zorunda kalır da "ama, ama" bahaneleriyle dünyayı seçerse, o kimsenin dünyalıktan başka kazancı yoktur. Allah katındaki kazancı isteyen kimse, tercihini Allah'ın razı olduğu amelden yana yapar. Hayat bu iki tercih arasında geçmektedir. Dünya bir imtihan salonudur. Şu an imtihan devam etmektedir. Herkes, çift seçenekli sorularda neleri işaretlediklerine tekrar baksınlar. Ama, 'ama' bahanesinin, şüpheciliğinin ve savunma mekanizmasının boyunduruğundan kurtularak bunu yapsınlar. Yoksa bâtıl yolda olanların imdadına her zaman bir 'ama' saptırıcısı yetişir. İhlâs'a erememenin nedenlerinin başında, insanın kendi nefsi ve çevrenin beklentisi bulunmaktadır. İnsan bu iki putu kırmadan hakikate eremez. Aslında "insanın kendisine yaptığı kötülüğü kimse yapamaz" sözü bu anlamdadır. İyilik ve hayır ile kötülük ve şerr yollarından birisini tercih etme konusunda kimseye bir engel yoktur. İnsanın kendi nefsinden başka! İnsanı saptıran dış etkenlerden başka! Allah, özü sözü bir ve temiz, ihlâsa erdirilmiş ve cenneti hak eden kullarından eylesin bizi. Nefsine uyan ve bahanelerin ardına sığınan cahillerden değil! Âmin. 2. BAZI KİMSELER, DÜN HAKK DEDİKLERİNE BUGÜN BÂTIL, DÜN KARA DEDİKLERİNE DE BUGÜN AK DEMEKTEDİRLER! İnsanların hayatındaki en yaygın salgın hastalık, istikrarsızlıktır. Dün hak dediğine bugün bâtıl demek, dün bâtıl dediğine bugün hak demektir... Hayatı bu şekilde kararsızlık ve hakka sebatsızlıklarla dolu olanların son dediklerine de şüpheyle yaklaşılmalıdır. Muhtemeldir ki, o son görüşü de önceden kabul ettiği bir hakka tepkisellik olabilir! Hayatı boyunca dosdoğru bir yol üzere müstakîm olamayan; dün ak dediğine bugün kara diyen, dün kara dediğine bugün ak diyenlere; "neden?" diye sormak herkesin hakkıdır... Tahkîkî iman eden mü'minlerin hayatında bu türden iniş ve çıkışlar olmaz. Bahsettiğimiz istikrarsızlıklar fer'î meselelerdeki fıkhî konular değildir. Aksine Tevhîd, iman, şirk, küfür, tekfir, tâğût ve câhiliyye konularında inişli çıkışlı, çelişkili, tutarsız inanç ve davranış şekilleridir. Gerçek anlamda samimi olan, vahyi esas alarak delillere göre iman eden bir kimse, dün dediğini bugün yalanlamayacağı gibi yarın da yalanlamaz! Tutarsızlık olarak dikkat çektiğimiz durum, hakktan bâtıla dönmektir. Bu, asla hoş görülemez. Ama bâtıldan hakka dönüş yapmak ve o dönüşten sonra da emrolunduğu gibi dosdoğru olmak, hakka sebat etmek övülecek davranışların başında gelir. Kınanacak şey; iman ettiğini söylediği halde yarın o imanını yalanlamak, câhiliyye'den İslam'a geçiş yaptığı halde hâlâ câhilî bir hayata devam etmektir. Bu tutarsız davranışlar, cahil insanların İslam hakkında önyargılı olmalarını sağlar. Bazı kimseler de bu tür kimselerin, elbise değişir gibi fikir değiştirdiklerini fark edemedikleri sürece, o kimseleri örnek alabilirler! Müslüman’a düşen; bir ömür iman üzere yaşamaktır. Şeytan ve dostlarına aldanmamaktır. Zira mü'mini, Allah'ın yolundan saptırmak isteyen saptırıcılar çoktur. İstikâmet sahibi olmak için mutlaka tahkîkî imanı elde etmek için çalışmalıdır. Dünya için harcanan eforun en azından bir mislini buna hasretmelidir. Yoksa insan, şüphe, kararsızlık, dik başlılık, ahlak zaafiyeti, katı kalplilik, kibir, riyâkârlık, mal ve para sevgisi hastalıklarından kurtulamaz. Bu hengâmede ne iman kalır ne insaf! Öyle insanlar tanıdım ki, dün şirk dediğine bugün vâcip demektedirler! Bir kişi, "şunu yapmak şirktir" derken, sonradan kalkıp da "bunu yapmak mubahtır ya da vâciptir" derse; herkes bu kişiye "neden?" diye sormalıdır. Akl-ı selim herkes kabul eder ki, hayatı bu türden çelişkilerle dolu olan bir kimsenin son söylediklerine de itibar edilmez. Bu tür insanlarda kişilik ve psikolojik yönden bir sıkıntı vardır. Yani kolay etkilenebilen ya da kolay etkilenmeyen, çabuk fikir değiştirebilen ya da çabuk değiştirmeyen, macerayı seven ya da maceradan uzak duran, aşırı tatminsiz ya da halinden memnun ve yaptıklarından tatmin olan gibi birbirine zıt bazı rûhî durumlar bu tür kişilerin inanç ve kanaatlerine yön vermektedir. Oysa asıl olan, yüz yıl geçse de hak ne ise, o hak üzere sebatkâr olmaktır. Sıkılıp başka arayışlara girmek veya başka insanların dedikleriyle de amel etmek için değişiklik peşinde koşmak değil. Unutulmamalı ki, durduk yere sıkılmak; cahillerin, meşru bir meşguliyeti olmayanların ve sorumluluklarının bilincinde olmayanların âdetidir! Onlar hiçbir neden yokken, "sıkıldım" derler. Yaptıkları iş, sâlih amel olsa dahi... İlim, insaf, adâlet, takvâ ve istikâmet sahibi mü'minlerin malumudur ki, geçen beş yıl içinde, ya da on yıl içinde yahut da yirmi yıl içinde nice insanlar mevsimlerin değişmesi gibi temel itikâdî konularda fikir değiştirmekteler ve âdeta fikirsizlik hastalığının pençesinde kıvranmaktadırlar! Her Müslüman, kendi çevresinde son birkaç yıllık periyoduna baktığında dahi, bazı kimselerin ne kadar ciddi konularda hakk derken, bâtıl; kara derken ak dediklerini göreceklerdir. Bunun tek bir nedeni vardır; Tevhîdî meseleleri delilleriyle bilerek iman etmiş olmamalarıdır. Yani neden; ya tahkîkî bilgi ve imanda yoksunluktur ya da imana liyakatsizliktir. Bu son durumu biz bilemeyiz; çünkü insanların iç hallerini ancak Allah bilir. Önemli bir noktayı hatırlatarak bitirelim. Sırât-ı Müstakîm'de sebât etmeyenler bilsinler ki Allah, o kimselerin yerine, onlardan daha hayırlı mü'min kullarını getirir. Allah'ın, kimsenin imanına ihtiyacı yoktur. Ama biz kullar, Allah'a muhtacız. Allah, bizden ebeden razı olsun. Rabbim, bizi İslam ve iman yolunda istikrarsızlıklardan muhafaza etsin. "Artık sen de, beraberinde tevbe edenler de, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Ve aşırı gitmeyin. Muhakkak O, bütün yaptıklarınızı çok iyi görür" (Hûd: 112) Ayetindeki gibi müstakîm kullardan olmayı dileriz. 3. İNSANLARA YUMUŞAK SÖZ SÖYLEYİN! İslâm'ı sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz. İslâm'ın yanlış anlaşılmasına sebep olan bu kadar çok insan varken, siz de bu kötü emsallere dâhil olmayınız. İslâm yücedir ve onun üstünde hiçbir yüce değer yoktur. Bu gerçeği herkesin anlaması için çalışmak, câhillerle didişmekten daha hayırlıdır. Câhillerin zâtına karşı değil, sıfatlarına karşı mücâdele elzemdir. Yani akıllı insan, câhilliğe karşı mücâdele verir. Daha sonra bir de bakar ki, dün câhil olan insan bugün hayırlı bir Müslüman olmuştur. Bunun için de, Müslüman’da hilm yani yumuşak huyluluk sıfatının bulunması gerekir. Müslüman hilm sahibidir; kızgınlıkla, öfkeyle, kırgınlıkla, heyecanla fevri çıkışlar ve tahammülsüzler yapmaz. Nefsini taşkınlıklardan korur, olaylar karşısında sabır, tahammül ve teennî ile hareket eder. Taberânî'de: "Halîm insan neredeyse peygamber olacaktı" diye bir Hadis zikredilmektedir. Bu Hadis'in sıhhat durumunu tahkik etmek bir yana, manası itibariyle yumuşak huyluluğa teşvik itibariyle doğru bir sözdür. Rasûlullah yumuşak huyluluğu sebebiyledir ki, tebliğinde başarılı olmuştur. En azılı müşrik insanların bile, hidayetleri için sabretmesi, tahammül etmesi, aceleci davranmaması, onları isim vererek kötülememesi, onları cezalandırmaması ve affetmesi nedeniyledir ki, geçmişte en azılı müşrik olan insanlar iman şerefiyle nurlanmışlardır. Peygamberimiz, Yüce Allah'ın: "Önceden siz de böyle (müşrik) idiniz de, Allah size (imanı) lütfetti" (Nisâ: 94) İlâhî fermanına bihakkın uymuştur. Müşriklere karşı tahammülsüz olanlar, bu Ayeti okusunlar. Zira bu Ayet, kendilerine geçmişlerini, geçmişteki düşünce yapılarını ve bâtıl mücâdelelerini hatırlatacaktır. İnsan, o câhiliyye dönemlerini hatırlarsa, bugünün câhillerinin psikoloji ve düşünce tarzlarını da daha iyi anlar. Dolayısıyla onlara nerelerde sabredilmesi ve nerelerde yumuşak davranılması gerektiğini de öğrenir. Bu çok önemli. Çünkü tebliğ'de olması gereken iki temel ilke, Nahl: 125'e göre; "hikmet" ve "güzel öğüt"tür. Müslüman, insan fıtratını göz ardı ederek konuşamaz. Muhatabın psikolojisini hiçe sayamaz, kasetçalar gibi davranamaz. Allah'ın emrettiği şekilde konuşur; sonucu yaratacak olan Allah'tır. Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya kulak verelim: "Allah'tan bir rahmet sayesinde, sen onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba ve katı kalpli birisi olsaydın, elbette onlar etrafından dağılırlardı." (Âl-i İmrân: 159) Ayetin konumuzla alakalı yönü, açıklanmaya hâcet olmayacak açıklıktadır. Başka bir Ayet hatırlatalım. Rabbimiz, Hz. Mûsa ile Hz. Harun aleyhimesselâm'ı, Firavun'a gönderiyor ve şöyle emrediyor: "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki nasihat alır veya korkar." (Tâ-Hâ: 44) O halde biz de insanlara karşı yumuşak söz söyleyeceğiz. Çünkü insanı yaratan Allah, yarattığı insanın yaratılışını çok iyi bilir. İnsanın yaratılışında, kötü söze müsbet icâbet etmek, genel anlamda yoktur. İnsanların hayrını isteyen kimse, samimiyetini güzel, tatlı ve yumuşak bir üslup ile göstermelidir. Umulur ki o kimse dinler, öğüt alır, korkar ve iman eder. Unutmayalım ki, Allah bizden daha hayırlı olan Hz. Mûsa ile Hz. Harun'u bizden daha hayırsız olan Firavun'a gönderiyor ve ona yumuşak söz söylemesini emrediyor. Demek ki, bizlerden daha hayırlı olanlar, bizim muhataplarımızdan daha hayırsız olanlara yumuşak konuşurken, biz insanlara nasıl katı ve sert bir üslup ile konuşuruz? Kur'an'da bu Ayeti okumuyor muyuz? Bizden daha hayırlı olan iki Peygamber, bizim din anlattığımız kimselerden daha hayırsız ve şerrli olan Firavuna nasıl söz söylüyor, hitap ediyor? Biz, insanlara katı kalplilikle ve sert konuşmalarla kırıcı bir üslup kullanırken acaba, kendimizin Hz. Mûsa'dan daha hayırlı olduğumuzu mu iddia ediyoruz! Yahut da bizim muhataplarımızın, Hz. Mûsa'nın muhatabından daha hayırsız ve şerîr mi olduğunu sanıyoruz! Eğer böyle değilse -ki hakikat, Allah'ın dediğidir- o halde biz de, Allah'ın Peygamberlerinin yaptığı gibi yapmalıyız. Müslüman sadece bedenî veya mâlî ibadetlerinde değil, hayatının her anında Allah'a itaat eder. Allah ise, Hz. Mûsa ile Hz. Harun'un şahsında bizlere de şu emri vermektedir. Firavun kadar zâlim ve kâfir olsa dahi, insanlara güzel söy söyleyerek Tevhid'i tebliğ edin. Onların hidâyete erip ermeyeceklerini siz bilmezsiniz ama eğer iman etmeye layık iseler ancak bu şekilde söz dinler ve öğüt alırlar... İşte bize bu emir verilmektedir. Bize düşen ise, "işittik ve itaat ettik" dememizdir. Müslüman, güzel ahlaklı, güzel sözlü ve güler yüzlü olmalıdır. Saldırgan, merhametsiz, sert sözlü, katı kalpli, sabırsız, tahammülsüz, empati yapamayan ve nefsine hakim olamayan bir kimsenin iyi niyetli olduğuna kimse inanmaz. İyi niyetli olsa dahi, inandıramaz. İnsanların düşünce ve davranışlarını ancak yumuşak sözlerimizle değiştirebiliriz. Bu nedenle Müslüman atalarımız ne güzel demişlerdir: "Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır." Ama acı ve sert bir üslup, olacak işi olmaz kılar... 4. BİR HADİS-İ ŞERİF'İN KAYNAĞINI NASIL BELİRTMELİDİR? Arkadaşlar, bu meselede dikkat çekmek istediğimiz önemli bir nokta vardır. Hadis kaynağı verirken, "BUHÂRÎ: 6/327" gibi ifadeler belirleyici değildir. Çünkü dünyanın dört bir tarafında basılan binlerce Hadis kitaplarının baskıları, cilt sayıları veya sayfa numaraları aynı değildir. Bu nedenle bir Hadisin kaynağını belirtirken, herkes kendi elindeki Hadis kitabının cilt ve sayfa numarasını yazmakla yetinmemelidir. Bu şekilde kaynak verilen Hadislere ulaşılamamaktadır. Rivâyet edilmiş Hadisler için kaynak gösterirken, o Hadisin geçtiği "Kitâb ismi", "Bâb ismi ve numarası" veya mümkünse "Hadis numarası" belirtilmelidir. Hadis kitapları genelde "Kitâb"lara ve Kitâb'lar da Bâb'lara ayrıldığı için; en azından bu ikisini yazmak icap eder. Hadis kaynaklarında yer alan ana başlık hükmündeki "Kitâb"lar, kendi içerisinde alt başlık mesâbesinde "Bâb"lara ayrılırlar. Bu kitâb'ların da, bâb'ların hem ismi, hem de numarası bulunur. Örnek verelim: "BUHÂRÎ, 1-KİTÂBU'L ÎMÂN, 1, Hadis No: 1" yada kısaca "BUHÂRÎ, ÎMÂN, 1" şeklinde kaynak belirtmeliyiz. Hadisler için kaynak gösterirken, Hadis kaynaklarında geçen "Kitâb" ve "Bâb"ları mutlaka belirtmek gerekir. Bu ikisi belirtildikten sonra, Hadis numarası belirtilmese de önemli değildir. Bu durumda, araştırma yapan kimse, o Hadisi araştırırken birkaç tane fazladan Hadis okumuş olur. Bu şuna benzer... "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" Ayeti, Hûd Sûresinde geçmektedir, demek gibidir. İrticâlî konuşmalarda devamlı yapılan şey de zaten budur! Dinleyici kimse, bahsedilen Ayetin numarasını bilmiyorsa bile, en fazla 123 Ayet okuma şerefine nâil olacaktır. Hadisler için de aynı durum geçerlidir. Biz kaynak belirtirken Hadisin geçtiği kaynak, o kaynaktaki kitâb ismi ve bâb numarasını verdiğimizde, okuyucu, o bâb'da kaç tane Hadis varsa -ki bâb'lar, birkaç tane Hadisten oluşur- en fazla o Hadislerin tamamını okumakla karşı karşıya kalacaktır. Tekrarlanan Hadislerin esere alınmadığı ve yeniden düzenleme ile basımı yapılan kaynaklarda, Hadis numarası verilmesi bazen şaşırtıcı olabilmektedir. Çünkü genelde Hadis kaynaklarının muhtasarları yapıldığı için o eserlerdeki numaralar, asıllarına nispetle değişmektedir. Rivâyetini belirttiğimiz Hadis kaynağı muhtasar değilse, Hadis numarası da belirtilmelidir. Muhtasar ise, ya muhtasar olduğu ve basım bilgileri verilerek numara da zikredilmelidir ya da Hadis numarası bilgisi eserin aslına uygun olmadığı ve bilmeyenleri de yanıltabileceği için, Hadis numarasını zikretmekten kaçınmalıdır. Ama bu dediğimiz durum, muhtasar (özet, kısaltılmış, tekrarları çıkartılmış) Hadis eserleri için geçerlidir. Bu iki seçenekten birisini seçmekte beis yoktur.
Allah, Kur'an ve Sünnet yolunda olan tüm mü'min kardeşlerimizden ebediyyen râzı olsun. Âmin. Yusuf Semmak |
KATEGORİLER
21.04.2026Salı
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |