Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
AKİDE’DE CEHÂLET MAZERET DEĞİLDİR: Tevhid'in anlam ve şartlarını bilme ve Tevhid'in gerektirdiği bir hayatı yaşama konusunda cehâlet mazeret değil, suçtur! Cahillik mazeret olsaydı, ilmin ve alimin fazileti kalmazdı ve kimse de nasihat dinlemez ve bilgisiz kalarak kurtuluş hayalleri kurardı. Peygamberimizin gelişinden ve Kur'an'dan sonra, insanların, Allah'a karşı, Tevhid'e bi-hakkın (hakkıyla/tam manasıyla) teslim olmama hususunda hiçbir mazeretleri kalmamıştır. "Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak Peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir." (Nisâ: 165) “Eğer onları daha evvel azaba uğratarak yok etseydik; Rabbimiz, bize bir Peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmazdan önce Ayetlerine uysaydık olmaz mıydı? diyeceklerdi." (Tâ-Hâ: 134) "Biz, bir Rasûl göndermedikçe azab ediciler değiliz." (İsrâ: 15) "Müşriklerden biri eman dilerse ona eman ver. Tâ ki Allah'ın Kelâm'ını dinlesin. Sonra onu emin olacağı yere kadar ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı böyledir." (Tevbe: 6) "Şu Kur'an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa (her kim ona ulaşırsa) onları korkutup uyarmam için vahyolundu." (En'âm: 19) İlim öğrenmek kıyamete kadar farz-ı ayn'dır. Hiçbir gerekçe bu farzı iptal edemez. Câhil kalmak ve öğrenme konusunda tembellik etmek affedilmeye sebep bir delil kabul edilemez! İslam'ın ilk farzının "OKU" olması dahi, Tevhîdî meselelerde tembellik ederek, bile bile câhilliği seçmenin ve Dinden, imandan, Tevhid'den, Kur'andan, Peygamberden, Sünnetten habersiz yaşamanın masum tarafının olmadığının açık bir kanıtıdır!

MUHTELİF MAKALELER

AKİDE’DE CEHÂLET MAZERET DEĞİLDİR:

 Tevhid'in anlam ve şartlarını bilme ve Tevhid'in gerektirdiği bir hayatı yaşama konusunda cehâlet mazeret değil, suçtur!

Cahillik mazeret olsaydı, ilmin ve alimin fazileti kalmazdı ve kimse de nasihat dinlemez ve bilgisiz kalarak kurtuluş hayalleri kurardı.

Peygamberimizin gelişinden ve Kur'an'dan sonra, insanların, Allah'a karşı, Tevhid'e bi-hakkın (hakkıyla/tam manasıyla) teslim olmama hususunda hiçbir mazeretleri kalmamıştır.

"Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak Peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir." (Nisâ: 165)

“Eğer onları daha evvel azaba uğratarak yok etseydik; Rabbimiz, bize bir Peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmazdan önce Ayetlerine uysaydık olmaz mıydı? diyeceklerdi." (Tâ-Hâ: 134)

"Biz, bir Rasûl göndermedikçe azab ediciler değiliz." (İsrâ: 15)

"Müşriklerden biri eman dilerse ona eman ver. Tâ ki Allah'ın Kelâm'ını dinlesin. Sonra onu emin olacağı yere kadar ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı böyledir." (Tevbe: 6)

"Şu Kur'an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa (her kim ona ulaşırsa) onları korkutup uyarmam için vahyolundu." (En'âm: 19)

İlim öğrenmek kıyamete kadar farz-ı ayn'dır. Hiçbir gerekçe bu farzı iptal edemez. Câhil kalmak ve öğrenme konusunda tembellik etmek affedilmeye sebep bir delil kabul edilemez!

İslam'ın ilk farzının "OKU" olması dahi, Tevhîdî meselelerde tembellik ederek, bile bile câhilliği seçmenin ve Dinden, imandan, Tevhid'den, Kur'andan, Peygamberden, Sünnetten habersiz yaşamanın masum tarafının olmadığının açık bir kanıtıdır!

Kur'an elimizin altında iken câhillikten söz etmek ancak şirk ehlinin kendilerini tatmin etme çabalarıdır. İnsanlar nefislerinin istediği her şeye zaman ayırıyorlar ama Kur'an ve Sünnet'i okuyup, anlamaya ve gerektirdiği mukteza ile amel etmeye vakit bulamıyorlarsa; bu durum, Allah'a kulluk adına bu dünyaya gelmiş hatta gelmeden önce Âlem-i Ervâh'ta Allah'a iman edeceklerine dair kesin söz vermiş olan bir takım insanların (A'râf: 172-174) bu dünyaya gelince Allah'ı ve verdikleri sözü unutmalarından başka bir şey değildir!

Allah, insanların fıtratına kendisine iman etme ihtiyacını koymuş, onları yaratılış mayaları itibariyle "İslâm Fıtratı" üzere yaratmıştır (Rûm: 30). İnsan fıtrat ayarlarını bozup değiştirmedikçe şirk'e ve küfr'e sapamaz. Bir kimse şirk koşuyorsa, bunun sorumlusu kesinlikle kendisidir ve onun hiçbir mazeretinin önemi yoktur.

Şirk koşanların tüm amelleri boşa gider.

“Andolsun, sana ve senden vahyolundu ki: ‘Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa çıkar ve muhakkak zarar edenlerden olursun’ “ (Zümer: 65)

İman etmeyen kimseler cennete giremez!

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“… Şüphe yok ki, her kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram kılar. Onun varacağı yer ateştir.  Zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Mâide: 72)

Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz…” (Müslim, Îmân, 93)

ALLAH ARŞ'A İSTİVÂ ETMİŞTİR; BU, VAHİYLE SÂBİTTİR AMA KEYFİYETİ AKLEDİLEMEYECEĞİ İÇİN BİZE MEÇHULDÜR, ONA İMAN ETMEK FARZ, O KONUDA SORU SORMAK İSE BİD'ATTİR:

"Allah arşa istivâ etmemiştir" demek küfrü sarîhtir! Her kim bunu söylerse kâfir olur! Allah'ın arş'a istivâ ettiği Kur'an ile sâbittir. Biz bu habere iman ederiz. Ancak Rahmân'ın istivâ sıfatının nasıllığını (keyfiyetini) bilemeyiz ve bu konuda sorular sorarak, bunu sorgulayamayız. Zira Selef-i Sâlihîh, istivâ hakkında soru sormayı bid'at saymışlardır. Allah'ın istivâ sıfatını mahlûkât'a benzetmek veya Allah'ı bu sıfatıyla cisimlendirmek ise şirk'tir! Allah'ın arş'a istivâ ettiğini kabul ediyoruz, ama nasıllığını bilmiyoruz. Çünkü bunu akıl idrak edemez. Akledilemeyen bir konuda da soru sorulmaz. Allah, arş'a şânına yakışır şekilde istivâ etmiştir. Bu sıfat, Allah'ın müteşâbih sıfatlarındandır. Allah'ın hiçbir sıfatını iptal etmek, geçersiz kılmak mümkün değildir! Allah, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye benzemediği içindir ki, O'nun sıfatlarını evrendeki bir takım varlıklara benzeterek yorumlamak câiz olmaz. Bunu, mü'minlerin yolundan başka bir yol tutan ve dalâlet fırkaları olan müşebbihe ve mücessime tâifeleri yapmaktadırlar. Mü'minler ise bundan bütün güçleriyle sakınırlar.

Bu konuda, iman bakımından Müslümanın bilmesi gerektiği kadarı, temel esaslar itibariyle budur. Teferruatı, müfessirler tarafından Tefsir kitaplarında detaylandırılmıştır.

KUR'AN-I KERİM'İ VE SÜNNET-İ SENİYYE'Yİ İNSANLARIN EN HAYIRLISI OLAN SAHÂBE'NİN METODUNU ESAS ALARAK ANLAMAYA ÇALIŞINIZ!

Peygamberimiz hem mübelliğ (tebliğci) hem de mübeyyin (açıklayan)dır. Peygamberimiz Kur'an'ı Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde açıklamıştır. O, asla hevâsından konuşmamış ancak Allah'ın kendisine vahyettiği İlâhî hükümleri artırmadan ve eksiltmeden insanlara en güzel şekilde ulaştırmış ve kendisi de Kur'an'ın canlı görüntüsünü yaşayarak ortaya koymuştur. Kıyamete kadar tüm insanlara, kendisine sımsıkı sarılarak sapıtmamaları için Kur'an ve Sünneti bırakmıştır.

O halde Kur'an'ı ve Hadis kitaplarını tozlu raflardan, çekmecelerden, işlemeli bezlerin içinden, gösterişli vitrinlerden ve mahfazalı dolaplardan çıkarıp okumaya, anlamaya ve yaşamaya başlamak zorundayız! En azından bunu, -imkânlarımız ölçüsünde- kendimize hedef olarak belirlemeliyiz... "Kur'an'ı biz anlayamayız, Kur'an'ı büyük zatlar anlar" gibi saplantılarımızla yaşayıp o halde Huzur-u İlâhî'ye varıp, kararan yüzlerimizle, amel defterimizi soldan veya arkamızdan almak zorunda kalmaya mahkum olmamalıyız!

 Elbette herkesin Kur'an'dan alacakları nasipleri eşit olmaz ama herkesin ilim, iman, takvâ, samimiyet, vukûfiyet, çaba, azim ve sebatına göre Kur'an kendilerine bir takım hazinelerini açar. İnsan ne kadar nasipli ise, onu alır. Allah, bizleri nasipsizlerden etmesin!

"Kur'an ve Hadis okumayın; sadece mezhebinizin ilmihal kitabını okuyun" diyenler, Kur'an'ın ve Sünnet'in sadece belli bir kesime hitap ettiğini mi sanıyorlar! Eğer Kur'an'ı okumuş olsalardı, İslâm'da din adamları (ruhban) sınıfının olmadığını anlarlardı!

Kur'an; okumamız, anlamamız ve amel etmemiz için gönderilmiş İlâhî bir kılavuzdur. Kur'an'ı anlamak için okumak ile Kur'an'dan hüküm çıkarmaya kalkışmak farklı şeylerdir. Kur'an'ı herkes okumalıdır ama Kur'an'dan sadece müctehidler ictihâd edebilirler.

"Kur'an'ın meal ve tefsirini okumayın bunun yerine ilmihal okuyun" diyenlerin sözleri bâtıldır. Müslüman, dinini, insanların kitaplarından değil, bizzat Allah'ın Kitabından öğrenmelidir. Allah'ın ilk emri "oku"dur. Kur'an'ı anlamak için okumak farzdır. Anlamanın gayesi de amel etmektir. Allah'ın Ayetlerinden Müslüman asla yüz çeviremez.

Kur'an'ı metninden okumak, manasını anlamaya çalışmak, Ayetler üzerinde tedebbür etmek, Kur'an'ın usûlü, fehmi ve fıkhı istikametinde ders yapmak ibâdettir. Bu durum Sünnet-i Seniyye ve Hadisler için de geçerlidir.

İlmin iki kısım olduğunu söylersek; ilki, Allah'tan gelenleri bilmek, ikincisi ise, bilmediğimiz konularda haddimizi bilmektir.

Kur'an ve Hadisleri, Rasûlün Sünneti, Selef'in açıklamaları ve menheci ile anlamaya çalışmalıyız. Kur'an ve Sünnetin keyfî şekilde yorumlanması tahrifâttır ve bâtıldır. Bu nedenle Nasslar; Peygamberimizin Sünneti ve Selef-i Sâlihîn'in metodu ve yolu istikametinde tefsir ve te'vil edilmelidir. Çünkü Allah, Peygamberine gönderdiği dininin açıklama ve uygulama şeklini de Peygamberimizin şahsında göstermiştir. Zaten Peygamberimizin görevlerinden birisi de budur.

Rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Biz sana Kitâbı Allah'ın sana gösterdiği şekilde, insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hâinlerin bir savunucusu olma." (Nisâ: 105)

KUR'AN VE SÜNNET'E UYMAK, SELEF'E İTTİBÂ ETMEK:

Müslüman; insanların sözlerine değil, Kur'an ve Sünnete ittibâ eder.

İnsanların (alimlerin) sözlerie en son bakılır...

Önce Kur'an, sonra Sünnet (ve Hadisler), sonra Selef'in icmâ'ı, sonra onların cumhurunun görüşü, sonra Selef'e ihsân ile ittibâ eden İslam alimlerinin (sırasıyla icmâ'ı, cumhurunun görüşü), en sonunda başka alimlerin bir meselede ne dedikleri incelenir ve delili kuvvetli olan alınır, delili zayıf olan atılır. << Bu tertib'e, ilim sahipleri ve ilim talebeleri uyar. İlimden anlamayan avam insanlar, kendi mezhebine uyar ve münferid bazı meselelerde kendi asrında ilim sahipleri var ise, meselelerin ilmî yönlerini onlardan öğrenip, en doğru olan görüşlere ittibâ edebilirler. Fakat şunu bilelim ki, Allah kimseyi gücünün üzerinde sorumlu tutmaz. Çünkü herkesin ilmi, anlayışı ve kapasitesi aynı değildir.

 Unutmamak gerekir ki, müteahhırûn ulemâ, ilimlerini selefleri olan alimlerden almışlardır. Bütün Ümmet-i Muhammed'in imamları, Sahâbe'nin alim ve müctehid insanlarıdır. Tüm Sahâbe, Peygamberimizden öğrendikleri hakikatlere uygun bir yaşam sürmüşler ve asla Allah ve Rasûlü hakkında aşırı gitmemişlerdir. İbn-i Hacer el-Heytemi gibi bazı alimler, bütün sahabîlerin müctehid olduğunu söylemiş olsa da, bu yaklaşım hissî ve duygusal bir durumdur. Elbette, onların hepsi müctehid değildir. Çünkü onların hepsi sürekli Rasûlullah'ın yanında bulunamıyorlardı. O dönemde de bir çokları, günlük hayatına, işlerine güçlerine devam ediyorlar ve belli zaman aralıklarıyla Peygamberimizle biraraya geliyorlardı. Rasûlullah'tan hiç ayrılmayan sahabîler de vardı. Kendilerinden fetvâ ve hüküm nakledilenlerin sayısı yaklaşık 130 kadar olduğu kaydedilir.

O dönemde bazı sahabîler ilimle meşgul olmuşlar ve fetvâ vermişlerdir. Bazıları da ibâdetle ve günlük işleriyle meşgul olmuşlardır. İmam Gazali'nin de dediği gibi, en çok Hadis rivâyet etmiş olan Ebû Hüreyre, müftî/müctehid değil, Hadis râvilerindendir. Alimlerin bildirdiğine göre, sahabîlerden kimisi Hadis rivâyet eder, kimisi de o Hadis'ten hüküm çıkarır ve ictihâd eder. İmam Gazali, fetvâ vermeyen sahabîlerin müctehid olmadığını belirtmektedir. Fetvâ verip vermediği konusunda tereddüt edilmiş olan sahabîlerin müctehid olup olmadığı konusunda da tereddüt edilir. Yani bir sahabînin müctehid olup olmamasında belirleyici olan şey, fetvâ verip vermediğidir diyebiliriz. Allah, hepsinden razı olsun.

Sahabîler, hatalar da edebilirler. Ama gerek hata yüzdesi bakımından ve gerekse hatada ısrar yönüyle onlar -bir cemaat olarak- sonrakilerden daha hayırlıdırlar.

Bu durumu, Sahih Hadislerinde Peygamberimiz belirtmiştir:
"Ümmetimin en hayırlıları benim asrımdır..." (Buhârî, Fedâilu Ashâbi'n Nebî, 1)

Rabbimiz de, Bakara Sûresinde, eğer biz de misli misline, aynen onlar gibi iman edersek hidâyet bulacağımızı; şayet onlar gibi iman etmeyip, onların yolunu terk edersek ayrılığa düşeceğimizi haber verilmektedir:

 "Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak hidâyet bulurlar ve şayet yüz çevirirlerse onlar mutlaka apaçık bir ayrılığa düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir." (Bakara: 137)

Nisâ Sûresinde ise, mü'minlerin yolundan başka bir yola sapanların cehenneme atılacağı bildirilmektedir:

"Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!" (Nisâ: 115)

Bu Ayette bahsedilen, "mü'minlerin yolu" ifadesi ile, Selef-i Sâlihîn'in üzerinde olduğu yol ile onlara güzellikle uyan mü'minlerin yolu kastedilmiştir. Bu tabir genel anlamı itibariyle, "Tüm Ümmet-i Muhammed'in Yolu" anlamında olmasına rağmen; bu yolun yolcularının, "Selef'in Yolu" üzerinde oldukları ve olmaları gerektikleri de vurgulanmıştır. Çünkü Peygamberimizin de bildirdiği gibi, Allah'ın Rasûlünün ümmetinin en hayırlısı, kendi asrındakilerdir. Bir topluluk olarak, onlar en hayırlı cemaattirler. Nitekim pek çokları, açık ya da işâreten, Allah tarafından henüz dünyada iken cennetle müjdelenmişlerdir.

Rabbimiz, İman, İslâm, Tevhid ve Allah yolunda hizmet yarışında önce olan ve öne geçen o insanlara uymamız gerektiğini Tevbe Sûresinde bir Ayet ile emretmektedir:

"İleriye geçen muhâcir ve ensâr ile onlara güzellikle ittibâ edenlerden Allah razı olmuştur. Onlar da, O'ndan razı olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur." (Tevbe: 100)

Bu Ayette Rabbimiz öncelikle, Muhâcirîn ve Ensâr'ın öncü Müslümanlarından razı olduğunu haber vermektedir. Sonra da onlara ihsân ile yani en güzel şekilde, misli misline ittibâ edenlerden razı olduğunun müjdesini vermektedir. Bu Ayette geçen "... güzellikle ittibâ edenler ..." ifadesi lafız bakımından haber cümlesi olsa da, hüküm yönüyle inşâ'dır yani Bu cümlede 'taleb' anlamı vardır. Allah'ın taleb ve tavsiyesi ise, elbette vucûb (farziyyet)e delâlet eder. Ayet, 'öncü Müslümanlar olan Muhacirler'e ve Ensâr'a güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur' derken; 'o öncü Müslümanlara güzelce uyun' anlamında bir hüküm içermektedir. Nitekim Yüce Allah'ın böyle bir haberi vermesinin amacı, o insanlara uyulmasını taleb etmektir. İlâhî talebler de, -vucûbiyyetten çeviren bir şer'î delil (sârife) ve karîne olmadığı müddetçe- farz hükmüne delâlet eder.

Bu açıklamalardan sonra, şu gerçeğin altını çizelim. Müslümanlar; alim, ilim talebesi ve avam olarak üç kısma ayrılılar. Bu kısımların da, kendi içerisinde taksimâtı vardır.

Zira Yûsuf Sûresinde geçtiği gibi: "Her ilim sahibi üstünde daha iyi bir bilen vardır" (Yûsuf: 76) buyrulmaktadır.

 Biz, usûl bakımından olması gereken gerçeğe işaret ettik. İnsanların hidâyet ve selâmeti açısından, cehennem azabından korunması ve Allah'ın rızasını kazanması açısından olması gereken -inşâAllah- budur!

İnsanların çoğunun câhil ve avam kimseler olduklarını söyleyerek, onlar lehine fetva üretmeye çalışanlar, o kimselerin cehâleti bir hayat tarzı olarak seçmelerinin haramlığı üzerinde durmalıdırlar! İnsan, menfaati olan her şeye kendi dünyasında makul bir delil bulup, nasıl ki o dünyalığa zaman ayırıyor ise, Allah katındaki en büyük hayırları kazanma konusuna her şeyden çok öncelik ve önem vermesi icap eder.

İnsan, okudukça, anladıkça, iman ettikçe, amel ettikçe bilmediklerini öğrenir ve kendisini geliştirir. Hiçbir çaba göstermeden bir başarı beklenemez. Bu nedenle, zorlaştırmadan ve nefret ettirmeden hakikatleri söylemeliyiz ama insanlar, cehâlet yolunu seçmişler diye, İslâm'ı onlara uydurmaya kalkışmamalıyız! İnsanlar, İslâm'a uymadıkça "Müslüman" olamazlar! Nasıl ki, Sahabe, Allah ve Rasûlü bir konuda hükmettiği zaman, farklı bir tercih ortaya koymadan, itiraz etmeden, hevâ'nın ve aklın boyunduruğuna girmeden, bütün benlikleriyle o hükme uyuyorlar ise, bütün Müslümanlar da aynen onlar gibi hareket etmelidirler. Selef'in yolundan, menhecinden ve ahlakından başka bir tercih, hevâ ve heveslere uymak olacaktır! Allah, bizleri bundan sakındırmıştır.

"Cehâlet" bile ikiye ayrılmaktadır:

1- El-Cehlu'l Basît (Basit Câhillik): Bir kimse, bir şeyi bilmez ama bilmediğini bilir. Yani bir kimse, bir şeyi bilmiyor ama o konuda bilgisiz olduğunu biliyor.

Cehl-i Basît; bir şeyi hiç bilmemek olarak da tanımlanmıştır. Meselâ; Peygamberimizin Peygamberliğini hiç bilmeyen kimsenin durumu gibi.

2- El-Cehlu'l Mürekkeb: Bir kimse, bir şeyi bilmez ama bilmediğini de bilmez. Burada terkibli bilgisizlik vardır. İki bilgisizlik üst üste gelmiş ve birleşmiştir. "Bilmediğini de bilmemek" en tehlikeli bilgisizliktir. Zira o kimse, yanlış bilgiyi "doğru" sanır. Böylelerini uyarmak ve sakındırmak zordur.

Bir şeyi gerçeğin aksine bilmek olarak da tanımlanmıştır. Meselâ; Peygamberimizin yalancı olduğunu söylemek gibi. Mekke müşriklerinin bilgisizliği bu cinstendi.

"Cehl, cehâlet (bilgisizlik)" kavramı da, Kur'an ve Sünnet'e göre, iki anlama gelmektedir:

1- Bir meselede ilmin olmaması,

2- İlmin gerektirdiği amelin olmaması.

Buna göre, bir konuda bilgisi olduğu halde, o bilgiye uygun hareket etmeyene de amel bakımından câhil denir.

"Câhil" sıfatı da Kur'an ve Sünnette iki türlü kullanılmaktadır:

1- Tevhid'i bilmeyen, kabul etmeyen, Allah'ın Ayetlerini kabul etmeyen ve inkâr eden anlamında,

2- Bir meseleyi bilmeyen, tecrübesiz olan ve bir şeyden habersiz anlamlarında Müslüman.

Bu konunun cehâlet ve câhil kavramlarıyla yakın bir bağı vardır. Çünkü ilimde dereceler olduğu gibi, bilgisizlikte de farklı yönler ve seviyeler vardır.

CENNET VE CEHENNEM KONUSUNDA ŞEYHU'L-İSLÂM İBN-İ TEYMİYYE'NİN GÖRÜŞÜ:

İbn Teymiyye, Mecmû’u'l-Fetâvâ’da;

 “Yedi şey vardır ki bunlar ölmeyecek, fenâ bulmayacak ve yokluğu tatmayacaktır: Cehennem ve sakinleri, Levh, Kalem, Kürsi, Arş...” şeklindeki rivayetin sahih olup olmadığı tarzındaki bir soruya verdiği cevapta şöyle der:

“Bu haber bu lafızla Hz. Peygamber aleyhisselâm'ın sözü değildir; o, alimlerden birine ait bir sözdür.

Bu Ümmet’in selefi, imamları ve sair Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat şu itikattadır: Mahlûkât arasında yok olmayacak ve tamamen fenâ bulmayacak varlıklar vardır. Cennet, Cehennem, Arş vd. varlıklar böyledir. Mahlûkâtın tamamının fenâ bulacağını, Cehm b. Safvân ve Mu’tezile’den ve benzerlerinden kendisine muvâfakat edenler gibi bid’atçı Kelamcılar’dan bir grup dışında söyleyen olmamıştır. Bu, Allah’ın Kitabı’na, Rasûlü’nün Sünneti’ne ve Ümmet’in selefinin ve imamlarının icmaına aykırı bâtıl bir sözdür. Nitekim bu hususta Cennet ve ehlinin ve daha başka varlıkların bekâsına delâlet (eden deliller) vardır ki, bu sayfa, bu noktanın zikri için yeterli değildir. Kelamcılar’dan ve Felsefeciler’den çeşitli kesimler, bütün mahlûkâtın fenâ bulmasının mümteni (muhal) olduğuna, aklî delillerle istidlâl etmiştir. Vallâhu A’lem.” (Mecmû’u'l-Fetâvâ, C: 18, S: 307)

ŞEYTAN VE ONUN DOSTLARI (EVLİYÂU’Ş ŞEYTAN) HAKKINDAKİ AYET-İ KERİMELER:

Bu konuda bazı Ayet-i Kerimeler zikredelim.

1)   İnsanların ve cinlerin yaratılış amacı; yalnızca Allah’a iman edip O’na kulluk etmeleridir:

“Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât: 56)

2)   İblis, Allah’ın emrine karşı çıktı ve kâfirlerden oldu:
“Hani Biz meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik de, -İblis dışında- hemen secde ettiler. O dayattı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara: 34)

3)   İblis, Cinn’lerdendir. İblis’i ve onun soyunu veliler edinmeyiniz:

“Hani Biz meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik de İblis’ten başkası derhal secde etmişlerdi. O ise, Cinn’lerden olduğu için, Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. O halde (ey Âdemoğulları!) onlar sizin düşmanınızken, siz Beni bırakıp da onu ve onun soyunu veliler mi ediniyorsunuz? Zâlimlerin ne kötü değiş tokuşudur bu!” (Kehf: 50)

4)  Şeytan sizin düşmanınızdır; o halde siz de onu düşman bilin!

“Şüphesiz şeytan sizin bir düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman tutun. O, kendi taraftarlarını, ancak alevli ateşin halkından olsunlar diye davet eder.” (Fâtır: 6)

5)  İblis, insanlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulmaktadır:

“(İblis) dedi ki: ‘Beni azgınlığa ittiğin için, ben de andolsun, Senin doğru yolunda onlara engel olacağım. Sonra andolsun, önlerinden, arkalarından, sağlarından, solarından onlara sokulacağım. Böylece çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın’ ” (A’râf: 16, 17)

6)  Şeytan, insanların fıtratlarını bozacak ve onları olmadık kuruntuların peşine takacaktır:

“Andolsun, onları mutlaka saptıracağım, olmayacak kuruntulara boğacağım. Andolsun, onlara hayvanların kulaklarını yarmalarını emredeceğim. Ve yine onlara Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı veli edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış olur. (Şeytan) onlara vaadlerde bulunur, olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan onlara kendilerini aldatmaktan başka bir şey va’d etmez. İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” (119-121)

7)  Her kim, Rahmân’ın Zikrinden yüz çevirirse, Allah ona bir şeytanı musallat kılar; o da kendisini hidâyette sanır:

“Kim, Rahmân’ın Zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. Muhakkak bunlar, onları (doğru) yoldan alıkoyarlar ve onlar da kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.” (Zuhruf: 36, 37)  

8)  Şeytan en kötü arkadaştır!

“… Şeytan kime arkadaş olursa, o, ne kötü bir arkadaştır!” (Nisâ: 38)

9)  Şeytan, kendisini dost edinen herkesi mutlaka saptırır:

“İnsanların bazısı Allah hakkında bilgisizce tartışır ve azgın her şeytana uyar. Onun hakkında şu yazılmıştır: ‘O, kendisini dost edinen herkesi mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.’ ” (Hacc: 3, 4)

10)    Şeytanlar, her yalancı günahkârların üzerine inerler:

“Size şeytanların kimin üzerine indiğini haber vereyim mi? Her yalancı günahkâr üzerine inerler. Onlar (şeytanın yalanlarına) kulak verirler ve onların çoğu yalan söylerler.” (Şuarâ: 221-223)

11)    Allah, şeytanları, kâfirlerin üzerine gönderir:

“Bilmez misin ki Biz, şeytanları kâfirler üzerine salarız da, onları alabildiğine (isyana) teşvik ederler.” (Meryem: 83)

12)   Şeytanlar, iman etmeyenlerin velileridir:

“… Biz şeytanları, iman etmeyenlerin velileri kıldık.” (A’râf: 27)

13)     Şeytanlar, -iman edenlerle mücadele etsinler diye- kendi dostlarına fısıldarlar:

“Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için, kendi dostlarına telkinde bulunurlar.” (En’âm: 121) 

14)   Şeytanın zorlayıcı gücü, nüfuzu ve etkisi ancak müşrik olan kendi dostları üzerindedir:

“Onun (şeytanın) hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl: 100)

15)  Şeytan ancak kendi dostlarını korkutur:

“Bu şeytandır, ancak kendi dostlarını korkutur. Eğer gerçek mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun.” (Âl-i İmrân: 175)

Bu Ayete, “İşte bu şeytandır. Sizi kendi dostlarıyla korkutur” şeklinde de anlam verebiliriz.

16)    Şeytan, insanlara, kötü amellerini süslü göstererek saptırır:

“… Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Onun için onlar, doğru yola gelemiyorlar.” (Neml: 24)

17) Allah’ın vaadi gerçekleşip cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme gidince; şeytan konuşuyor…

Şeytanın itirafları:

“İş olup bitince şeytan da der ki: ‘Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekleşti. Ben de size vaadde bulunmuştum, ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim, sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayınız, bilâkis kendinizi kınayınız. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Esasen ben daha önce beni (Allah’a) ortak tutmanızı da kesinlikle kabul etmemiştim. Gerçek şu ki, zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.’ ” (İbrâhim: 22)

Bu Ayette, şeytanlara, liderlere, azizlere, evliya denen zatlara ve yöneticilere körü körüne itaat eden kimselere yönelik uyarı vardır. Yani bugün peşlerine düştüğünüz liderlerin, hakimlerin, azizlerin ya da dini önderlerin hangi istikamette gittiklerine ve sizi hangi âkibete sürüklediklerine dikkat ediniz, demektir. Bu Ayet; “Biz yeryüzünde mustaz’af (zayıf bırakılmış) kimseler idik” (Nisâ: 97) diyerek, zâlimlere boyun eğip onlara itaat eden kimselerin, kıyamet gününde mazeretlerinin geçersiz olacağına dair kesin ve açık bir delildir… Şeytana uyanlar, ahirette şeytanı suçladıkları zaman, şeytan suçunu kabul edecektir: “Hiç şüphesiz ki Allah’ın size verdiği söz gerçekleşti. Ben de size vaadde bulunmuştum, ama verdiğim sözde durmadım” (İbrâhim: 22) diyecektir. Sonuçta; küfre sapanlar da, saptıranlar da, ebediyyen azap görmek üzere cehenneme mahkum olacaklardır… Allah’ın huzurunda, âkibetlerin en kötüsü olan bu duruma düşmemek için, dünyada arkadaşların en kötüsü olan şeytan ve onun dostlarından uzak durmak gerekir.

18)  Müşrikler, Allah ile kendileri arasına “Allah’a yaklaştırıcı aracılar” koyarlar; kendileri için “şefaatçiler” edinirler, onlara kulluk ederler ve onların, Allah katında şefaatlerini umarlar:

“Allah’a iftira ederek yalan uydurandan yahut Ayetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki günahkârlar iflâh olmazlar. Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ Hâşâ, O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.” (Yûnus: 17, 18)

19)     Müşrikler, taptıkları aracıların kendilerini Allah'a yaklaştırıcı olduklarını söylerler:

“Uyanık olun, hâlis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veli (dost, ilâh)lar edinenler: ‘Biz bunlara, ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ (derler). Muhakkak Allah ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidâyet vermez.” (Zümer: 3)

Bu Ayette Rabbimiz, temelde şu iki gerçeği emretmektedir: “Allah’a ibadet edin” ve “dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, O’na kulluk edin.” Rabbimiz, kendisine ibadet etmemizi emreder; zira ibadet ancak Allah’ın hakkıdır. Dini Allah’a hâlis kılmak ise, yalnızca O’na itaat etmekle beraber, O’ndan başkalarına itaat etmemektir. Yani yalnızca Allah’ın koyduğu kurallara uymak, onun hükümlerine tâbi olup, yasaklarından sakınmak; Allah’tan başkasını ma’bûd kabul etmemek demektir. Dini Allah’a hâlis kılmayanlar, kendilerine, Allah dışında ibadet ve itaat mercileri bulurlar. Böylece bir takım şefaatçilere ve aracılara kulluk ederler. Allah, kendisine ibadet edilmekle birlikte, başkalarına da ibadet edilmesinden razı değildir. Her ne şekilde olursa olsun, Allah’a ait bir takım sıfatları bazı mahlukata vermek ve Allah’la beraber onlara da kulluk etmek şirk’tir.

“Halbuki onlar, dini yalnızca O’na hâlis kılan muvahhidler olarak sadece Allah’a kulluk etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekatı vermelerinden başkasıyla emrolunmamışlardı. İşte en doğru din budur!” (Beyyine: 5)

Bu Ayette doğru ve sahih olan dinin tarifi vardır: Her durumda ihlâs ile Allah’a itaat etmek. O’na, ibadette hiçbir şeyi ortak koşmamak. Her hususta O’nun hükmüne teslim olmak. Namazı dosdoğru kılmak. Zekatı vermek. Namaz ve zekat ibadetleri bedenî ve mâlî ibadetler olarak çok önemlidirler. Pek çok Ayetlerde bu ibadetler, mükerreren zikredilir ki, iman edenler bu iki önemli farîza’da gevşeklik göstermesinler…

İSLÂM ALİMLERİ, ÂHİR ZAMANIN YAYGIN FİTNELERİNDEN OLAN ŞARKI'YA BİRÇOK İSİMLER VERMİŞLERDİR:

Şarkının isimleri şunlardır:

1- el-LEHV (eğlence, boşa vakit geçirme),

2- el-LAĞV (boş söz),

3- el-BÂTIL (boş, geçersiz, değersiz),

4- ez-ZÛR (yalan),

5- es-SUMÛD (boş şeyle oyalanmak),

6- el-MUKÂ (ıslık çalma),

7- et-TASDİYE (el çırpma),

8- RUKYETU'Z ZİNÂ (zina rukyesi),

9- SAVTU'Ş ŞEYTAN (şeytanın sesi),

10- MEZMÛRU'Ş ŞEYTAN (şeytanın kavalı),

11- KUR'ÂNU'Ş ŞEYTAN (şeytanın Kur’ân’ı),

12- MÜEZZİNU'Ş ŞEYTAN (şeytanın müezzini),

13- MUNBİTU'N NİFÂK (nifak çıkaran, yetiştiren),

14- es-SAVTU'L AHMAK (ahmak ses),

15- es-SAVTU'L FÂCİR (yalancı, rezil ses).


Yusuf Semmak 

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 05/02/2014 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
21.04.2026Salı
Son Konular .: 147- İnşikak Suresi (Seri' Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM